Kitabı elime ilk aldığımda , gerçek bir hayat hikâyesiyle karşılaşacağımı hiç bilmiyordum . İlk sayfayı açtığımda , baş karakter Sevda’nın bir imza gününde yazarın karşısına çıkıp ona içinde kendi hikâyesini anlattığı bir mektup bıraktığını gördüm. Sevda , yazarın gözlerinin içine bakarak ona şu sözleri söylüyordu : "Bana da mutlu bir son yazar mısın?" İşte o anda , bu kitabın yalnızca kurgudan ibaret olmadığını , aksine içinde gerçek acılar , gerçek umutlar ve gerçek bir hayatın saklı olduğunu anladım . Ve iyi ki almışım , iyi ki okumuşum … Çünkü her cümlesi ruhuma işleyen bir iz bıraktı .
Kitabın konusuna gelicek olursak ,
Sevda , Hataylı bir genç kızdır ancak ailesiyle birlikte İstanbul’da , kendi hâlinde, büyük hayaller kurarak yaşamaktadır . Babaannesi , her fırsatta bir genç kızın en büyük geleceğinin evlilik olduğunu dile getirirken , Sevda’nın tek isteği ise meslek sahibi olup kendi ayakları üzerinde durmaktır . Onun hayallerinde , başkalarının çizdiği sınırlar değil , kendi inşa edeceği bir gelecek vardır .
Fakat bir gün, hiç beklenmedik bir olay gerçekleşir. Bir kaza … Ve bu kazayla birlikte hayatının en büyük dönüm noktası başlar . O an tanıştığı adam , ileride belki de "Keşke hiç karşılaşmasaydık …"diyeceği kişidir. İsmini dahi bilmek istemediği , yalnızca "Gamzeli" diye çağıracağı o adam …
Ancak bilmediği bir şey vardır . O , Gamzeli için bir yabancı değildir . Gamzeli , Sevda’yı yıllar öncesinden tanımaktadır . Ve şimdi , Sevda’nın kalbinde inşa ettiği o yüksek duvarları tek tek yıkmaya başlamıştır . Aralarındaki bağ , her geçen gün daha da derinleşirken , aşkları tüm engellere meydan okuyan bir fırtınaya dönüşür .
Fakat asıl sınav , işte tam da bu noktadan sonra başlar . Çünkü bu aşk , yalnızca Sevda ve Gamzeli’nin imtihanı değildir .