23. BÖLÜM - BULUNAN KİTAP
Akşam, Maçka’nın dağ köylerinde sessizliği getiren bir misafir gibiydi. Gün boyunca ter içinde çalışan fındık işçileri yorgun argın eve dönüyordu. Herkes sessizdi; yorgunluktan değil, o sessizliği öğreten yamaçlardan belki de. Sessizlik çökünce insanın özlemi artmaya başlar, memleket hasreti ya da yâr aşkı gibi…
Bahçeden gelen ter kokusu, nem, dalların tozuyla karışmıştı insanlara. Herkes sessizce tabaklara saldırıyor, sessizce çayını içiyordu.
Ama Doğu o kalabalığın içinde başka bir yerdeydi.
Gözleri kapının arkasına, yola, uzaktaki patikalara takılıp kalıyordu. Ne Deniz vardı o gün ne de Harun. Sabah, içindeki umut ses veriyordu ama gün ilerledikçe içindeki ışık kısılmış bir lamba gibi sönmeye başlamıştı.
Çalışmak yormamıştı onu. Yorulduğu şey, bir türlü göremediği bakışlar, bir türlü duyulmayan seslerdi.
İçinde bir boşluk vardı. Deniz’in ona hediye ettiği o kitap… O kitap bir hediye değil, bir sır gibi sakladığı bir hatıraydı. Ve şimdi kaybolmuştu. Kitabı saklayamamıştı. Kitabı koruyamamıştı. Kendini suçlu hissediyordu. Deniz’e ait bir şeyi kaybetmek, ona ihanet etmiş gibi geliyordu.
Bir dalgınlık haliyle yemeğini yedi. Çimen bir şeyler sordu, Behiye gözlerinin ucuyla baktı ama Doğu’nun aklı başka yerdeydi. Yemek bitince bir bahane bulup odasına çekildi.
Odasında tek başına kalınca, o küçük odanın duvarları bile üstüne geldi sanki.
Birden cebinden telefonunu çıkardı.
Ekranında köyden annesinin numarası vardı.
Arama tuşuna bastı.
Bir-iki uzun çalmanın ardından o tanıdık, hafif yorgun ama özlenen ses duyuldu:
“Alo?”
Doğu’nun sesi birden hızlandı, karıştı, içinden fırladı:
“Deniz… Deniz…”
Annesi ne olduğunu anlayamadı, telaşlandı:
“Ne diyorsun oğlum? Deniz mi? Ne denizi? İyi misin?”
Derin bir nefes aldı Doğu. Sesini toparladı:
“Ana,