Muhsin ışık

Muhsin ışık
@Mirolok
HAYAT BİR ŞİİR KADAR KISA VE GÜZELDİR. Kitaplarım: Bir Bahriyelinin kaleminden ( şiir ) Albay Nikolay ( Roman ) Kalemimden Damlayan Kan ( Şiir ) Çobanlar Vadisi ( Roman )
Asker
Üniversite
Marmaris
12 Ağustos 1996
20 okur puanı
Eylül 2022 tarihinde katıldı
DOĞU DENİZ - 25
25. BÖLÜM - MEM U ZİN Akşam yemeğinden sonra evin içindeki huzur onları dışarıya çağırdı. Hava tatlı bir serinlikteydi. Tatvan’ın yaz akşamı… Ne tam sıcak, ne tam serin… Ama tam olması gerektiği gibiydi. Doğu, Deniz’e döndü: “Yürüyelim mi biraz? Sahile doğru.” Deniz gözlerini hafifçe kıstı, gülümsedi. “Yemekten sonra yürümek iyidir, hem belki gökyüzü de bize bir şey anlatmak ister bu gece.” Sakin adımlarla sokağa çıktılar. Tatvan’ın tanıdık kaldırımları, sararan sokak lambaları, hafif esen rüzgâr, içlerinden geçen duygulara eşlik eder gibiydi. Sahile varmadan az önce küçük, sade bir vitrinin önünde durdular. Camın arkasında rengârenk bebek arabaları dizilmişti. Birinin tentesi mavi, diğerinin fıstık yeşiliydi. Öndekilerin arasında minicik bir çan bile vardı. İkisi de bir şey demeden vitrine bakakaldı. Sonra yavaşça birbirlerine döndüler. Göz göze geldiler. Sessizlik bozulmadan uzun uzun baktılar. Her şey gözlerindeydi zaten. Bir süre sonra Doğu sessizliği bozdu: “Anne olmak… Sence nasıl bir duygu?” Deniz gözlerini vitrinden ayırmadan konuştu: “Henüz anne olmadım. Ama… içimde bir yerlerde o duygunun tarif edilemez bir şey olduğunu hissediyorum. Bir kalbi içinde taşımak gibi belki de… Sadece kendini değil, bir başkasını da yaşatmak gibi…” Doğu başını salladı, gülümsedi. “Haklısın. Ben de baba olduğum zaman… ancak o zaman anlayacağım babalığı. Tatmadan bilmek kolay değil.”
1000Kitap
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
DOĞU DENİZ - 24
24. BÖLÜM - TATVAN SABAHI Aradan beş yıl geçmişti. Bitlis’in Tatvan ilçesinde aldıkları küçük ama huzur dolu ev, her köşesi anılarla dolup taşan bir yuvaya dönüşmüştü. Deniz, sabahın ilk ışıklarıyla mutfağa geçmişti. İnce belli bardaklara çay doldururken gözleri pencereden dışarı kayıyordu. Van Gölü’nün suları hafifçe dalgalanıyor, uzaklardan gelen martı sesleri içeri sızıyordu. Tereyağı ocakta hafifçe cızıldarken, birden arkasında sıcak bir nefes hissetti. Doğu, usulca yaklaşıp kollarını onun beline doladı. Başını, Deniz’in saçlarına gömdü; o tanıdık kokuyu içine çekti, sonra boynuna hafifçe bir öpücük kondurdu. “Biliyor musun,” dedi fısıltıyla, “Her sabah uyanıp seni yanımda görmek… Dünya üzerindeki en büyük şükür sebebim.” Deniz hafifçe güldü. “Sabah sabah bu kadar romantik olmak zorunda mısın?” dedi ama sesindeki mutluluk saklanacak gibi değildi. Doğu, onu kendine doğru çevirdi, gözlerinin içine baktı. “Ben seni her zaman seveceğim Deniz. Hep. Sonsuza kadar. Hiçbir şey değişmeyecek.” Deniz gözlerini kaçırmaya çalıştı ama kaçamadı, gülümsedi. O gülüş, Doğu’nun içini hep ilk günkü gibi titretiyordu. “Hiç aklına gelir miydi?” dedi sonra Doğu, hafif bir tebessümle. “Trabzon’dan Şırnak’a gelin geleceğini… Üstüne üstlük şimdi Bitlis’te yaşayacağını?” Deniz kahkahasını tutamadı. “Aklımın ucundan bile geçmezdi. Hâlâ bazen inanamıyorum zaten. Ama iyi ki olmuş…” Doğu onun elini tuttu, avuçlarının içine bastırdı. “Sana kavuşmak zor oldu ama… zoru beraber başardık. Beni hiç yalnız bırakmadığın, hep sevdiğin için teşekkür ederim.” Deniz gözlerinde biriken yaşları göstermemeye çalışarak cevapladı: “Ben sadece kalbimin sesini dinledim. Senin sevgine karşılık verdim. Sana inandım. Sen de beni yarı yolda bırakmadın.” Doğu’nun bakışları bir an için dalıp gitti. İçinde
Alıntı
DOĞU DENİZ - 23
23. BÖLÜM - BULUNAN KİTAP Akşam, Maçka’nın dağ köylerinde sessizliği getiren bir misafir gibiydi. Gün boyunca ter içinde çalışan fındık işçileri yorgun argın eve dönüyordu. Herkes sessizdi; yorgunluktan değil, o sessizliği öğreten yamaçlardan belki de. Sessizlik çökünce insanın özlemi artmaya başlar, memleket hasreti ya da yâr aşkı gibi… Bahçeden gelen ter kokusu, nem, dalların tozuyla karışmıştı insanlara. Herkes sessizce tabaklara saldırıyor, sessizce çayını içiyordu. Ama Doğu o kalabalığın içinde başka bir yerdeydi. Gözleri kapının arkasına, yola, uzaktaki patikalara takılıp kalıyordu. Ne Deniz vardı o gün ne de Harun. Sabah, içindeki umut ses veriyordu ama gün ilerledikçe içindeki ışık kısılmış bir lamba gibi sönmeye başlamıştı. Çalışmak yormamıştı onu. Yorulduğu şey, bir türlü göremediği bakışlar, bir türlü duyulmayan seslerdi. İçinde bir boşluk vardı. Deniz’in ona hediye ettiği o kitap… O kitap bir hediye değil, bir sır gibi sakladığı bir hatıraydı. Ve şimdi kaybolmuştu. Kitabı saklayamamıştı. Kitabı koruyamamıştı. Kendini suçlu hissediyordu. Deniz’e ait bir şeyi kaybetmek, ona ihanet etmiş gibi geliyordu. Bir dalgınlık haliyle yemeğini yedi. Çimen bir şeyler sordu, Behiye gözlerinin ucuyla baktı ama Doğu’nun aklı başka yerdeydi. Yemek bitince bir bahane bulup odasına çekildi. Odasında tek başına kalınca, o küçük odanın duvarları bile üstüne geldi sanki. Birden cebinden telefonunu çıkardı. Ekranında köyden annesinin numarası vardı. Arama tuşuna bastı. Bir-iki uzun çalmanın ardından o tanıdık, hafif yorgun ama özlenen ses duyuldu: “Alo?” Doğu’nun sesi birden hızlandı, karıştı, içinden fırladı: “Deniz… Deniz…” Annesi ne olduğunu anlayamadı, telaşlandı: “Ne diyorsun oğlum? Deniz mi? Ne denizi? İyi misin?” Derin bir nefes aldı Doğu. Sesini toparladı: “Ana,
1000Kitap
DOĞU DENİZ - 22
22. BÖLÜM - KAYBOLAN KİTAP Her zamanki gibi sabah henüz doğmadan, fındık işçilerinin evin içindeki sessiz hazırlıkları başlamıştı. Kimi ayak sesleri, kimi mutfağın derinliklerinden gelen tencere sesleri, kimi de hafif bir öksürükle karışan uyanışlar… Henüz güneş doğmamıştı ama ev çoktan ayaktaydı. Doğu’nun gözleri yavaşça açıldı. İçinde bir şiirin yankısı vardı hâlâ. “Yeşil Gözlüm…” Şiiri yazdığı gece, telefonu bırakırken içinde bir boşalma değil, bir taşma hissetmişti. Şimdi o taşkınlıkla baş başaydı. Salon tarafında sesler vardı. Kahvaltı için sofralar kuruluyordu. Behiye, mutfakta annesi Sebahat’la birlikteydi. Behiye’nin yüzünde alışılmadık bir gülümseme vardı. Sebahat abla şaşkındı: “ Kızım hayırdır, ne bu sabah neşesi?” “ Yok bi şey ana, hava güzel bugün, ondan belki…” Ama Behiye’nin içi içini yiyordu. Gece, Doğu’nun sesli okuduğu o şiiri “Zeytin Gözlüm” demişti sanki kendisine yazdığını düşünüyordu. Kalbinin kıyısına bir umut oturmuştu. Umutla gurur arası bir yerden gözleri ışıldıyordu. Sevmek ve sevilmek. Çimen ve diğer kızlar da sofraya yardım ediyordu. Renkli tabaklar, çay bardakları, zeytin, peynir, domates… Her şey her sabahkinden farksızdı ama evin içinde başka bir akış vardı. Sanki birileri birine bir şey söylemeden bir şeyler anlatıyordu. Doğu sofraya geldiğinde, gözleri kalabalığın içinde birini aradı. Cizreli Mahsun’u. Ona şiirini göstermek istemişti ama sonra birden durdu. Hayır… Bu şiiri ilk okuyan Deniz olmalıydı. Başkasına gösterirse sanki şiirin büyüsü bozulacaktı. Vazgeçti. Behiye Doğu’ya sıcak davranıyordu. Konuşurken gözleriyle de anlatmaya çalışıyordu. Doğuysa yine bir anlam verememişti bu ani yakınlığa. Behiye bazen sert, bazen yumuşak, bazen de çok uzak duruyordu. Kafasında bu sabah sessizce bir plan kurdu. “Uygun bir zamanda onunla
Alıntı
DOĞU DENİZ - 21
21. BÖLÜM - YEŞİL GÖZLÜM Sebahat ablanın sesi, yankı gibi geçti odanın içinden. O eski, içli ağıt; sanki herkesin kalbinden bir parçayı almıştı da yere bırakmıştı. Tencere kapağının örtüyle sarılmış ağzını kapatmasıyla sustu ses. Bir sessizlik oldu, ama sessizliğin bile sesi vardı. Doğu ve Cizreli Mahsun, tekrar odaya döndüler. Mahsun yere bağdaş kurdu, gözlerini Doğu’nun gözlerine dikti. “Hadi,” der gibiydi. “Kaldığın yerden anlat.” Doğu, bir süre gözlerini halının desenlerinden kaldıramadı. Sonra, usulca konuştu: “Harun’un bana çarpıp düştüğü gün… O gün Deniz’i gördüm. İlk defa. Ama… başka biriydi o. Kalabalığın arasında parlayan bir yalnızlık gibiydi. Daha o an bir şey oldu içimde. Tarifsiz bir çekim… sanki yıllardır onu tanıyormuşum gibi. O kadar özeldi ki.” Mahsun başını salladı, gözlerini Doğu’dan ayırmadan sordu: “Peki… o da sana karşı… senin dediğin gibi… özel hisler duydu mu? Ya da duyuyor mu?” Doğu, bakışlarını duvardaki çatlağa çevirdi. “Bilmiyorum. Henüz konuşmadık onunla ama… bahçeye geldiği zamanlarda gözlerinin bana kaçamak kaçamak baktığını fark ediyorum. Ve en önemlisi… bana bu şiir kitabını gönderdi.” Mahsun, kaşlarını hafifçe kaldırarak sordu: “Yani… ilk adımı o mu attı?” Doğu hafifçe güldü, başını iki yana salladı: “Sanırım ikimiz de aynı anda attık. Fındık bahçesinde bir ara Hüseyin Bey beni yanına çağırdı. Benden memnun olduğunu, seneye de gelmemi istediğini söyledi. O sırada Deniz de oradaydı. Ona bu kadar çok yaklaştığım için heyecanlandım. Dilim damağım kurudu resmen… zor bela cevap veriyordum. Hüseyin Bey de fark etti hâlimi, Deniz’den su vermesini istedi. Deniz suyu doldurmaya çalışırken, elindeki kitabı yere düşürdü. Kirlenmesin diye aldım yerden. Suyu uzatırken, ben de kitabı uzattım. İkimiz de… bilmiyorum… utanıyor gibiydik.
Alıntı