15. BÖLÜM - DOĞU’NUN DÜŞÜ
Sabah ezanıyla uyanmadı bu kez Doğu. Uyandıran, yastığının ucuna kadar sokulan serin dağ çiyiydi. Kalktı, ahşap pencerenin tahtasını araladı. Karşıda sis, vadinin içine çökmüş; ağaçlar sanki rüyadaydı. Kuşlar henüz ötmemişti. Diğerleri uyuyordu. Sessizce ceketini aldı, dışarı çıktı.
Avlunun taşlarında sabah serinliği vardı. Gözleri farkında olmadan bahçeye kaydı. Orada, ince uzun siluetiyle bir kız duruyordu. Yalnızdı. Elinde bir bardak çay, içine sıcak buhar dolmuştu.
Doğu yaklaşınca Deniz başını çevirdi, kısa bir tebessümle:
“Uyanıksın demek,” dedi.
“Uyandırdı bir şey,” dedi Doğu, “belki de burası… belki de sen.”
Deniz, bu cümlede bir şey arar gibi Doğu’ya baktı ama sadece “Hava serin,” dedi, “üşüyorsun.”
Doğu omuz silkti. “Sen üşümüyor musun?”
“Ben alışığım,” dedi Deniz, “sen değil misin, buraları ilk defa gören?”
İkisi yan yana, sessizliğe yaslanarak bir süre durdular. Dağ, sabahın koynundan ağır ağır uyanıyordu. Sisin içinden bir inek böğürtüsü, bir horoz sesi geçti.
Deniz usulca sordu:
“Senin oralar nasıl, Doğu?”
“Kurak,” dedi Doğu. “Yani buralar kadar yaş değil. Ama insanlar birbirine daha yakın.”
“Ya sen?” dedi Deniz, “Yakın mısındır insanlara?”
Doğu cevap vermedi. Yalnızca bir taş parçasını ayağıyla ittirdi.
Deniz baktı. Sonra yutkunarak konuştu:
“Bazı insanlar bir bakışta tanıdık gelir. Sanki… çok eski bir yerden kalma gibi.”
Doğu başını çevirdi, gözlerini kaçırmadan:
“Sen öyle misin?”
Deniz gülümsedi. “Bilmiyorum. Belki de öyleyimdir. Ama önce bir tanıyan gerekir, değil mi?”
O an Doğu içinden düşündü: “ Bu kızı ya seveceğim… ya da hep uzağında kalacağım.”