Muhsin ışık

Muhsin ışık
@Mirolok
HAYAT BİR ŞİİR KADAR KISA VE GÜZELDİR. Kitaplarım: Bir Bahriyelinin kaleminden ( şiir ) Albay Nikolay ( Roman ) Kalemimden Damlayan Kan ( Şiir ) Çobanlar Vadisi ( Roman )
Asker
Üniversite
Marmaris
12 Ağustos 1996
20 okur puanı
Eylül 2022 tarihinde katıldı
DOĞU DENİZ -19
19. BÖLÜM - ZEYTİN GÖZLÜM   Doğu, akşam yemeğini her zamankinden daha hızlı yemişti. Kaşığı tabakta değil, zihninde dolaşıyordu. 51. sayfa… Deniz’in özellikle işaret ettiği yer. İçini kemiren merak, onu sabırsız kılıyordu. Gündüz sadece göz gezdirdiği şiire bir an önce detaylı bakmak istiyordu. Yer sofrasından hızlıca kalkıp yattığı odaya girmek için yürüdü.   Odasına girdiğinde vakit geçirmeden montunu çıkardı, kitabı yastığın altında aldı. Oturdu. Bir eliyle kitabı kavradı, diğer eli yavaşça sayfaları çevirmeye başladı. Tam 51. sayfayı bulmuştu ki kapı gıcırdayarak açıldı.   Cizreli Mahsun içeri girdi. Elindeki çay bardağını sıkıca tutuyordu. Gözleri Doğu’nun elindeki kitaba takıldı. Gülümsedi, ardından alaycı bir tonda:   “Sen ve kitap… Malamıne…”   Doğu kafasını kaldırıp baktı. Hafifçe gülümsedi, gözleriyle kitabı göstererek:   “Ben de en az senin kadar şaşkınım Mahsun. Elimde bir kitap var ve onu okumak için sabırsızlanıyorum.”   Mahsun, gülerek montunu askıya astı. Doğu bir an sustu, sonra ciddileşti:   “Ama dalga geçmeyi bırak da biraz yanıma gel. Sana anlatmam gereken şeyler var. Belki de gerekmez ama bir dert ortağına yahut da bir fikir arkadaşına ihtiyacım var. İçimdekileri akan nehirlere söyleyemem ya… Anneme de bir şey diyemedim daha.”   Mahsun, omuz silkti ama merakına yenik düşüp geldi, yatağın ucuna ilişti. Doğu, elindeki kitabı göstererek devam etti:   “Bu kitap benim için çok değerli. Ona dokunduğumda sanki sevdiğim kızın elini tutuyormuşum gibi hissediyorum. Parmak izleri hâlâ burada. Şimdi öpmemek için kendimi zor tutuyorum.”   Mahsun boş gözlerle baktı. Kaşlarını çattı:   Ne diyorsun sen Doğu, kim bu kız? Ne parmak izi?” Doğu hafifçe başını salladı, gözlerini 51. sayfaya çevirdi:  “Her şeyi anlatacağım… Ama önce okumam gereken bir şiir
1000Kitap
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
DOĞU DENİZ - 18
18. BÖLÜM – KALEMİMDEN DAMLAYAN KAN Doğu sabaha karşı uyuyakaldı. Gözlerini açtığında odanın duvarlarına hafif bir gün ışığı vuruyordu. Cizreli Mahsun çoktan çıkmıştı. Yerdeki boş yatağın üzerine katlanmış bir gömlek, iş günü başlamış demekti. Kalkmadı. Bir süre daha yattığı yerden tavanı seyretti. Geceden kalan düşünceler hâlâ zihninin kıyısında duruyordu; Harun’un sesi, Behiye’nin bakışı, kengerin tadı… Ve adı bile tam bilinmeyen bir özlem. Ağır ağır kalktı. Elini yüzünü yıkayıp avluya çıktı. Hava serindi ama güneş açık. Dışarıda işçiler sabah çaylarını içiyor, kahvaltı yapıyorlardı. Sebahat abla odun ateşinde su kaynatıyor, bakışlarıyla Behiye’yi arıyordu. Ama Behiye ortada yoktu. Doğu, sessizce sofranın kenarına oturdu. Küçük bir çay bardağı eline verildi. İçine baktı. Buharı kalkıyordu ama çay sıcak değil gibiydi. Belki de kendi içi soğuktu. Canı kahvaltı yapmak istemedi. Behiye ayağa kalktı ve hiç kimseye bakmadan doğruca mutfağa geçti. Sebahat abla bir şey demedi ama bakışları kızının peşinden uzun süre gitmedi. Doğu, bardağını bitirince ayağa kalktı. Bahçeye yürüdü. Toprak hâlâ sabah serinliğini saklıyordu. Elini cebine attı, parmakları telefona gitti ama çıkarmadı. Harun’u aramak, belki de onun sesine sığınmak istiyordu ama vazgeçti. Bu sabah, bekleyerek geçmeliydi. Öğleye doğru Behiye ile bahçede karşılaştılar. Aralarında sadece birkaç metre vardı. Behiye elindeki budama makasını yere bıraktı, Doğu da bir çuvalı kenara koydu. Göz göze geldiler. Doğu konuşmadı. Behiye de. Ama o sessizlik, dün akşamdan kalan kenger gibi, yutulmamış bir lokmaydı hâlâ. Sonunda Doğu usulca sordu: “Bir şey mi var, Behiye?” Behiye gözlerini kaçırdı. Güneşe baktı bir an. Sonra yere. “Yok,” dedi. “Bir şey yok.” Ama sesi bile inanmadı söylediğine. O sırada bahçenin diğer
1000Kitap
DOĞU DENİZ - 17
17. BÖLÜM – KENGER KAVURMA Doğu akşamüstü sessizce bahçeden ayrıldı. Ne Behiye’ye seslendi, ne de Çimen’e. Ayakkabısına kaçan toprak kadar yorgundu içi. Sessizliği sırtına yükleyip yokuşu tırmandı. Eve vardığında, sobaya su koyup yüzünü yıkadı, aynaya bakmadı. Pencerenin önündeki sandalyesine oturdu. Bahçeye bakan o eski camdan dışarıya daldı. Rüzgâr durmuştu. Ağaçlar bile susuyordu sanki. Gün boyu güneşin altında ter döken omuzlar, şimdi gölgede dinlenmenin keyfini çıkarıyordu. Akşam serinliği basarken, avlunun ortasına yer sofrası serildi. Kalın bir sofra bezi üzerine ekmekler dizildi, tabaklar sırayla yerleştirildi. Herkes sofranın hazır olmasına yardım etti. Sebahat abla tencereyi mutfağın taş ocağından indirip sofraya geldi. Bu akşam yemeğinin menüsünde: Mercimek çorbası ve yumurtalı kenger kavurması vardı. Koku avlunun her köşesine sinmişti. İşçiler sırayla dizildi sofraya. Doğu, kenara yakın bir yere oturdu. Behiye ise annesinin hemen yanına, biraz uzağa. Kaşıklar çorbaya daldı. Bir süre çıtı çıkmadı, sadece tabaklara çarpan metal sesleri vardı. Sonra Doğu, başını kaldırdı. Tabağındaki kenger kavurması neredeyse bitmişti. Her lokmada yüzüne küçük bir memnuniyet yerleşiyordu. Çünkü Doğu’nun çok sevdiği bir yemekti yumurtalı kenger kavurması ve Dayanamadı: “Sebahat abla,” dedi, “Ellerine sağlık. Kenger çok güzel olmuş. Ne yalan söyleyeyim annem yapmış gibi hissettim. Eğer bir tabak daha varsa… yerim vallahi.” Sebahat abla gülümseyecekti ki, Behiye ondan önce konuştu: “Bitti Doğu. Tencerede kalmadı.” Doğu bir an duraksadı. Gözleri Behiye’ye takıldı. “Ha… tamam,” dedi kısa bir tebessümle, ama sesi kısıktı. Kaşığını yeniden çorbasına daldırdı. Sebahat abla ise kızının gözlerinden başka bir şey okumuştu. Sofraya yemek koyarken tencerede biraz daha kenger
1000Kitap
DOĞU DENİZ - 16
16. BÖLÜM - DERT ORTAĞI Öğle sıcağı bastırdığında, işçiler gölgede dinlenmek için ağaç altlarına çekilmişti. Doğu, terli alnını koluyla sildi. Gözleri yine Behiye’yi aradı. Normalde çoktan yanına gelir, “Yoruldun mu?” diye sorardı. Bugünse ne selamı vardı ne de gölgesi. Behiye, uzakta bir taşın üzerine oturmuş, yere bakıyordu. Ellerini birbirine kenetlemişti, dudakları kıpırdamıyor, bakışları boşluğa asılıydı. Doğu bir an duraksadı, sonra ağır adımlarla yanına gitti. “Behiye,” dedi usulca. “Bir şey mi oldu?” Behiye başını kaldırmadan “Yok,” dedi. “Ne olsun?” Doğu çömeldi, onunla aynı hizaya indi. “Sabahtan beri tek kelime etmedin. Birine küsmüş gibisin. Ben bir şey mi yaptım? Öyle hissediyorum ki üzgün olmanın sebebi benim. Bana karşı soğuk davranman da bu hissimi kanıtlar nitelikte.” Behiye gözlerini kaçırdı. Otlara dokundu parmaklarıyla, sonra fısıltıya yakın bir sesle: “Bazen insanın içi daralır. Sebebi olmaz… ya da olur da söyleyemez ya, işte ben de şu an öyle bir durumdayım.” Doğu’nun yüzüne hafif bir şaşkınlık yerleşti. “Yani… benle mi ilgili? Anlamadım.” Behiye dudaklarını ısırdı. Gözleri nemlenmişti ama belli etmedi. “Seninle ilgisi varsa da… sana anlatamam ” dedi, ince bir gülümsemeyle. “Hadi işine bak, güneş tepede.” Doğu iç geçirdi. Anlamıştı bir şeylerin yolunda olmadığını ama tam olarak bu kördüğümü çözememişti. Ayağa kalktı, Behiye’ye son kez baktı. “Ben sana hiçbir kötülük etmek istemem,” dedi. “Bilmeden kırdıysam… özür dilerim.” Behiye cevap vermedi. Yalnızca başını salladı, ama gözlerini kaldırmadı. Doğu giderken içinden geçirdi: “ Bu kızın kalbi kırık… ve sanırım kıran benim.” Güneş tepede ağır ağır dönerken, fındık bahçesindeki tempo düşmüştü. Behiye o sırada sessizce çevresine bakındı, sonra toplama sepetini alıp çalıların biraz
1000Kitap
DOĞU DENİZ - 15
15. BÖLÜM - DOĞU’NUN DÜŞÜ Sabah ezanıyla uyanmadı bu kez Doğu. Uyandıran, yastığının ucuna kadar sokulan serin dağ çiyiydi. Kalktı, ahşap pencerenin tahtasını araladı. Karşıda sis, vadinin içine çökmüş; ağaçlar sanki rüyadaydı. Kuşlar henüz ötmemişti. Diğerleri uyuyordu. Sessizce ceketini aldı, dışarı çıktı. Avlunun taşlarında sabah serinliği vardı. Gözleri farkında olmadan bahçeye kaydı. Orada, ince uzun siluetiyle bir kız duruyordu. Yalnızdı. Elinde bir bardak çay, içine sıcak buhar dolmuştu. Doğu yaklaşınca Deniz başını çevirdi, kısa bir tebessümle: “Uyanıksın demek,” dedi. “Uyandırdı bir şey,” dedi Doğu, “belki de burası… belki de sen.” Deniz, bu cümlede bir şey arar gibi Doğu’ya baktı ama sadece “Hava serin,” dedi, “üşüyorsun.” Doğu omuz silkti. “Sen üşümüyor musun?” “Ben alışığım,” dedi Deniz, “sen değil misin, buraları ilk defa gören?” İkisi yan yana, sessizliğe yaslanarak bir süre durdular. Dağ, sabahın koynundan ağır ağır uyanıyordu. Sisin içinden bir inek böğürtüsü, bir horoz sesi geçti. Deniz usulca sordu: “Senin oralar nasıl, Doğu?” “Kurak,” dedi Doğu. “Yani buralar kadar yaş değil. Ama insanlar birbirine daha yakın.” “Ya sen?” dedi Deniz, “Yakın mısındır insanlara?” Doğu cevap vermedi. Yalnızca bir taş parçasını ayağıyla ittirdi. Deniz baktı. Sonra yutkunarak konuştu: “Bazı insanlar bir bakışta tanıdık gelir. Sanki… çok eski bir yerden kalma gibi.” Doğu başını çevirdi, gözlerini kaçırmadan: “Sen öyle misin?” Deniz gülümsedi. “Bilmiyorum. Belki de öyleyimdir. Ama önce bir tanıyan gerekir, değil mi?” O an Doğu içinden düşündü: “ Bu kızı ya seveceğim… ya da hep uzağında kalacağım.”
1000Kitap