Siz de bilmiyor musunuz sanki?" diye sormak isterim.
"Evleriniz almayacak yorgunluklarınızı. Akşam haberleri, karınız ya da kocanız, kim bilir kime küsüp surat asan kızınız, nerede, kiminle olduğunu ne halt yediğini bilmediğiniz oğlunuz."
Ama tren alır yorgunlukları. Birbirinin benzeri istasyonlar. Koyu gölgeli atkestanelerinden gelen hışırtı, uzak binalarda yankılanan o tiz düdük sesi. İstasyon bahçelerinin tenha sıralarına oturup soluklanmak gerekmez günün yorgunluğunu atmak için. Geçerken bir an görmek yeter. Bir gün o atkestanesinin altındaki sıraya oturup
trenin getireceği birisini bekleyeceğimi düşünürüm. En fazla bir telaş dolaşır bedenimi. Yorgunluk falan kalmaz.
Sevgilisini sordum sonra. ''Ayrıldık," dedi. İyi göründüğünü söyledim, güldü, kendisi için birlikte olmanın şaşırtıcı olduğunu, ayrılıklara daha alışkın olduğunu anlattı..
“Yıllardır el sürmediğim ne çok kitap. Her biri, onu okuduğum zamana taşıdı beni. Hepsinden üç beş sayfa okudum, altını çizdiğim satırlara, dizelere baktım. Sabahı etmişim. O cümleler, hayal meyal, neden altlarının çizildiğini söylediler..”