Behçet Çelik

Behçet Çelik

7.8/10
44 Kişi
·
110
Okunma
·
12
Beğeni
·
1.993
Gösterim
Adı:
Behçet Çelik
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Adana, 1968
Behçet Çelik 1968'de Adana'da doğdu. Adana Anadolu Lisesinden 1986'da, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1990'da mezun oldu. İlk yazısı 1986'da Yeni Adana gazetesinde, ilk öyküsü 1987'de Varlık'ta yayınlandı. Çeşitli dergilerde öykü, yazı ve çevirileri yayınlanan Çelik, Yazılı Günler ve Virgül dergilerini yayınlayanlar arasında yer aldı. 1989'da Akademi Kitabevi Öykü Başarı Ödülünü kazandı; Gün Ortasında Arzu isimli öykü kitabı 2008'de Sait Faik Hikâye Armağanına, Diken Ucu adlı öykü kitabı da 2011'de Haldun Taner Öykü Ödülüne değer bulundu. İki Deli Derviş(1992), Yazyalnızı (1996), Herkes Kadar (2002), Düğün Birahanesi (2004), Gün Ortasında Arzu (2007), Diken Ucu(2010) adlı öykü kitaplarının yanı sıra Dünyanın Uğultusu (2009) ve Soluk Bir An (2012) adlı romanları ile Sınıfın Yenisi adlı ilkgençlik romanı (2011) yayınlandı. Çelik'in doğup büyüdüğü Adana üzerine yazılmış yazılardan oluşanAdana'ya Kar Yağmış (2006) adlı bir de derlemesi ve Ateşe Atılmış Bir Çiçek/ Yazarlar, Kitaplar, Okuma Notları(2012) adlı bir deneme kitabı bulunmaktadır. Behçet Çelik'in "Çok Tanıdık, Çok Bildik" isimli öyküsü ABD'de yayımlanan Istanbul Noir adlı kitapta, "Soğuk Bir Ateş" adlı öyküsü de Hollanda'da yayımlanan Stad en Mens adlı kitapta yer almıştır.
Yok, utanmazdık birbirimizden, birbirimize sığınırdık. Yıllar sonra, kocaman kahkalarla andık o günleri. Büyümüştük - öyle sanmıştık. Geride kalmıştı bir dolu macera. Maceranın adı, tanımı değişmişti.
"Benim sözlerim eksildi
Onunki de eksildi
Zaten kelimeler sonludur"
EDİP CANSEVER, "Bir Çiçek Sergicisi Der Ki"
"Bir insanı başka bir insanla aldatırız sanmak ne kadar yanlış. Bir insanı ancak onunla aldatırız. Ona başka biri muamelesi yaptığımızda."
"Sevinmeyi öğrenmemiş olanlar üzülemiyorlar da. Dehşet duyuyorlar ancak. Canlanacak gibiyken, büyüsü ya da duası tutmamış tahta bir oyuncağın kalakalmışlığı, olmamışlık, olamamışlık - başka bir seferin imkansızlığı. Üzülmek de akış istiyor sevinmek gibi. Bu yüzden hep sarhoş olmalı. En azından bir kımıltıdır."
Biliyordu, bilmenin hiçbir şeyi değiştirmediği bir çaresizlikle biliyordu; kendi güçsüzlüğüne, kendi korkaklığına taktığı kulptu "kader".
...hayatta olmanın başka nedenleri olmalıymış gibi gelmeye başladı. Bir canlı türünün sadece yemek içmek, bunları yapabilmek için türdeşlerini yok etmek, yaşadığı gezegeni günbegün mahvetmek dışında nedenleri de olmalı.
Türk edebiyatında okunası yazarları keşfetmeye çalışıyorum. Güncel olanları taradım Behçet Çelik bu okunası yazarlardan biri olarak karşıma çıktı. Ama bir Tanpınar bir P. Safa tutkunu olarak tabi doyurucu gelmedi. Kurgu çok bilindik. İkili ilişkiler, aldatma, aldatırken yaşanan çelişkiler...evet aslında sadece bunlar var. Altyapı daha sağlam olabilirdi. Konu bilindik olsa bile işlenişi çok daha doyurucu ve sağlam olabilirdi. Okurken keşke şunu yapmasaydı, bunu da yapmasaydı da iyi olurdu dediğim oldu. Tabi kült eserlerle kıyasladığım için bu kadar vasat gelmiş olabilir. Ama tekrar tekrar deneyeceğim. Keşfetmek için. Eminim bu yazarımız da zamanla yazılarını çok daha olgunlaştıracaktır. Çünkü üslup güzel. Zaman kavramı, geçmiş ve gelecek arasındaki köprü, geçmiş yaşantıların, kurulan hayallerin var olan hayatımıza etkisi bu kavramlar güzel bir dille işlenmiş. Okumaya değer. Tabi keşkeler var ama bunları aşacaktır yazar umarım.
Behçet Çelik.. Daha önce Dünyanın Uğultusu ve Gün Ortasında Arzu kitaplarını okumuş ve çok sevmiştim. Şu an bilinmese de bence adını duyuracak bir yazar. Kitaplarının konusu, karakterleri hep aynı eksende; yalnızlık, kaybolmuşluk, hiçlik,boşunalık,aylaklık, melankoli, hüzün.. Bu şekilde çoğaltabiliriz. Ama sanki Oğuz Atay'ın karakterlerini güzel bir üslupla konuşturuyor gibi, dili de bir o kadar akıcı. Altını çizdiğim onlarca paragraf var.

Kitaba başlamadan önce ne okuyacağımı biliyordum; 'modern dünya'nın gitgide insanları canavarlaştıran, birer kukla haline getiren, dışarda olmasa bile kendiyle başbaşa kaldığında yalnız olduğunu hatırlayan ama buna cesaret edemeyen, korkan, sürekli kendini bir kalabalığa kitleye dahil etmeye çalışan, bunu yaparken de sahteliklerden kendini alamayan, bunun parçası olan ve tabii ki peşisıra sürüklenen insanları okuyacaktım. Atay'ın Hikmet'i, Atılgan'ın Bay C.'si, Perec'in Uyuyan Adam'ı, Sartre'ın Roquentin'i, Kafka'nın Samsa'sı, Camus'nun Mersault'u, Hesse'nin Bozkırkurdu, Dostoyevski'nin Yeraltı Adamı, Gonçarov'un Oblomov'u... Bunlar çoğumuzun bildikleri. Ya bilmediğimiz, fark etmediğimiz belki de kendimiz?

Kitaba gelecek olursak; aşk üzerinden hayatın genel bir irdelenmesi, sorgulanması diyebiliriz. Şiirlerden, şarkılardan güzel göndermeler var. Sonu ise beklediğimiz gibi; belirsizlik... Zaten belli bir sona bağlansaydı muhtemelen sevemeyeceğim bir aşk romanı olacaktı.

Bu kitapları hem ayrı seviyor hem de okurken bir rahatsızlık, burukluk hissediyorum. Keyfim kaçıyor, yüzüme tokat gibi çarpıyor satırlar. Ama ilginçtir; yine de vazgeçmiyor, hevesle okuyorum. İyi ki edebiyat dediğimiz bir sığınak var ki bizi bu 'modern dünya'dan bir nebze uzak tutuyor.
Çok öykücü değilimdir ama çok sayfalı kitaplar okurken çantada taşımak zor olduğu için ince olduklarından dolayı öykü kitapları edinirim her daim yanımda kitap olsun diye, veya okumaya ayıracak uzun zamanım yoksa bir çırpıda okuyabilmek için öykü kitapları edinirim. Gün Ortasında Arzu da onlardan biri. Anı gibi hep geçmişte geçiyor olaylar, içerisinde güzel öyküler var. Bazen şanssız bir girişimci, bazen acemi bir aşık, bazen ölümü düşünen bir emekli ve daha pek çoğu ile karşılaştığınız, hep bir yerinden tanıdık gelen, insanı içine çeken güzel öyküler..Kısa okuma zamanlarını kaliteli okumalara dönüştürmek isteyenlere iyi bir seçim.
1k'nın da dediği gibi buralar çok ıssız olduğu için yapıyorum bu incelemeyi. Çünkü bu ıssızlık kitabı okumanın, yazarı tanımanın önüne set çekebilir ve bundan korktum. Öykü seviyorsanız, sade cümlelerden hoşlanıyorsanız, bir de karakterlerin iç konuşmaları olsun diyorsanız kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Olaylar değil de düşünceler, duygular konuşuyor kitapta. Hasan Ali Toptaş'ın yazım tarzına benzettim fakat onun kadar sisli değil anlattıkları. Kıyıda köşede unutulmuş, dikkat çekmeyen ama kendi içinde köşeye sıkışmış insanların öyküsü bu kitap..
14 öyküden oluşan Kaldığımız Yer’de yazar, küçük anların peşinde hatırlanan zamanlara gidiyor. Ama orada takılıp kalmıyor. Geçmişi şimdiye getiriyor. Bunu bazen karakterlerin düşünceleriyle, bazen eylemleriyle anlatıyor. Toplumsal olaylar bu anların içinde bolca yer alıyor ama asla öykünün ana konusu haline gelmiyor. Yani olayların ortaya çıkışı, devletin ya da başka kurum ya da kişilerin yaptıkları anlatılmıyor; yarım kalan bir anlatıyla bu olayların karakterler üzerindeki etkisi sezdiriliyor.
Özellikle beğendiğim birkaç öyküye değinmem istiyorum.

“Lori...Lori”, askerliği sırasında insanlık dışı emirleri yerine getiren askerlerden birinin öyküsü. Yaklaşık yüz yaşına gelmiş bir dede ve biz onun cenazesindeyiz. Cenaze evine gelen kimsenin tanımadığı bir kadın, dedenin torununa kendini tanıtır. Geçmişe bir yolculuk yaparak dedeyle tanışma zamanını anlatırken daha da geçmişe gider öykü. Yıllar önce duyduğu dili bir parkta kadından duyan dede askerlik zamanına geri döner. Vicdan azabıyla yüz yaşında yüzleşmek zorunda kalır.

“Estağfurullah Asker” bir komutan ve askerin dostluğunu anlatır. Sürekli bir biriyle konuşma arzusu duyan iki arkadaşın bu dostlukları uzun sürmez. Diğer komutanların bakışları sürekli bu ikilinin üzerindedir. Kısık konuşsalar bir plan yapıyor zannedebilirler, sesli konuşsalar dikkat çekiyorlar. Biri Türk biri Kürt.

“Hiçbir Şey Olmamış Gibi”, Ayşe ile Emre’nin öyküsü. ‘Neden dün sabaha doğru eve geldin, neredeydin?’ diye sormak istiyor Emre. Ayşe neden böyle davranıyor, neden bu umursamazlık? Emre’nin kafasında kurguladığı senaryolar ve bu senaryolardan habersiz ilerleyen hayatı.

“Alavüsata” kitaptaki en farklı öykü. Öyküde Vüs’at O. Bener sürekli hissediliyor. Yazmak ve yazar üzerine bir öykü. Okuyucunun sorgulayan bakışlarından kaçmak için değil okuyucuya başka bir perspektiften bakmasını dile getirmek için yazılmış gibi. ““Karanlık denilen yazarı için aydınlıksa hiç mesele yoktur.”
Lise sınavlarına hazırlanan ve liseye yeni başlayanların mutlaka okuması gereken bir kitap. Ergenlik döneminin inişli çıkışlı sıkıntıları, anne ve babaların sıkıntılı süreci, yeni sınıfın zorlukları...
Yeni sınıfına uyum sağlamakta zorluk çeken Emre ile onu misafir öğrenci konumundan kurtarmaya çalışan Arda'nın macerasını bir solukta okuyorsunuz .
Yazarın yumuşak bir dil kullandığı kitabı, özellikle çocuklarına okuma alışkanlığı kazandırmak isteyen ailelere tavsiye ediyorum.
Diken Ucu'ndan hemen sonra ara vermeden başka bir kitabını daha okumak istedim çünkü anlayamadığım bir nokta vardı. Belki cevabını başka bir kitabında bulurum diye başladım Herkes Kadar'a. Buldum cevabımı. İki kitapta da öyküleri okurken bazen aynı karakterler mi sorusu geliyor akla. Emin olamayıp tekrar tekrar okuduğum paragraflar oldu. Evet, farklı karakterler, farklı çevreler ama duygular, düşünceler o kadar benzer ki bazen anlatılanları sadece bir kişiye yüklüyorsunuz. Bu kitap da öyle hissettiriyor fakat aynı insanlarmış ya da benzermiş hissi vermesinin sebebi gerçekten karakterlerin his dünyalarının birbirine benziyor olması. Kendi hallerinde, şikayetleri, pişmanlıkları olsa bile sadece kendilerine itiraf edebilen öyküler bunlar. Bir başkasına haykırma, gösterme dertleri de yok. Kendi hayatımızdan kesitler bulabileceğimiz, belki de işte bu benim diyebileceğimiz insan görüntüleri..
Kitapçıda gezerken gözüme çarptı ve merak edip aldım. Beklediğimden daha iyiydi. Kitaptaki ana karakterin işsiz kalması ve bunun getirdiği aylaklık, yalnızlık, başından geçen ilişkiler anlatılıyor. Günümüz insanının kalabalığın içinde gitgide yalnızlaşmasını ve bu karmaşanın içinde yaşama telaşesini akıcı ve sade bir dille anlatmış yazar.
İçinde bulunduğumuz DÜNYANIN UĞULTUSU na bir de yazarın gözünden bakmak isterseniz mutlaka okuyun.
On dört öykünün anlatıldığı bu kitabında yazar " Behçet Çelik " ,kentli insan hallerini parlak ifadeler kullanmadan,yalın bir dille anlatmış olup,adeta öykülere yeni bir tür katmış.

Sıkılmadan okuyabileceğiniz bu kitabı tavsiye eder, iyi okumalar dilerim.
Kitabın ortaya çıkış süreci ve kurgusu klasik yöntemlerin dışında denilebilir. Edebiyat üzerine deneme-düşünce-söyleşi tadında, bazen felsefe kitabına yaklaşan ilginç bir deneyim.

Edebiyat üzerine cevaplar verip "eğitici" olmak yerine daha çok sorular sorup "düşündürücü" olmayı amaçlayan havası var. Bu durum ne beklediğinize göre hem bir avantaj hem de dezavantaj olabilir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Behçet Çelik
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Adana, 1968
Behçet Çelik 1968'de Adana'da doğdu. Adana Anadolu Lisesinden 1986'da, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1990'da mezun oldu. İlk yazısı 1986'da Yeni Adana gazetesinde, ilk öyküsü 1987'de Varlık'ta yayınlandı. Çeşitli dergilerde öykü, yazı ve çevirileri yayınlanan Çelik, Yazılı Günler ve Virgül dergilerini yayınlayanlar arasında yer aldı. 1989'da Akademi Kitabevi Öykü Başarı Ödülünü kazandı; Gün Ortasında Arzu isimli öykü kitabı 2008'de Sait Faik Hikâye Armağanına, Diken Ucu adlı öykü kitabı da 2011'de Haldun Taner Öykü Ödülüne değer bulundu. İki Deli Derviş(1992), Yazyalnızı (1996), Herkes Kadar (2002), Düğün Birahanesi (2004), Gün Ortasında Arzu (2007), Diken Ucu(2010) adlı öykü kitaplarının yanı sıra Dünyanın Uğultusu (2009) ve Soluk Bir An (2012) adlı romanları ile Sınıfın Yenisi adlı ilkgençlik romanı (2011) yayınlandı. Çelik'in doğup büyüdüğü Adana üzerine yazılmış yazılardan oluşanAdana'ya Kar Yağmış (2006) adlı bir de derlemesi ve Ateşe Atılmış Bir Çiçek/ Yazarlar, Kitaplar, Okuma Notları(2012) adlı bir deneme kitabı bulunmaktadır. Behçet Çelik'in "Çok Tanıdık, Çok Bildik" isimli öyküsü ABD'de yayımlanan Istanbul Noir adlı kitapta, "Soğuk Bir Ateş" adlı öyküsü de Hollanda'da yayımlanan Stad en Mens adlı kitapta yer almıştır.

Yazar istatistikleri

  • 12 okur beğendi.
  • 110 okur okudu.
  • 109 okur okuyacak.