Bir gün hiçbir şey hissetmeden cansız bir şekilde karanlık bir sıvının içine düşüveriyorsunuz. Zaman yavaş yavaş ilerledikçe o karanlık sıvının içinde bir canlıya dönüşmeye başlıyorsunuz. Hiçbir şeyden habersiz birilerinin kucağında dünyadaki ilk nefesinizi alıyor, ilk kez çığlığınızı atıyor, ilk göz yaşınızı döküyor ve dünya ile ilk defa temasa geçiyorsunuz. Bilinciniz henüz açılmamış ve hiçbir şeyi anlamıyorsunuz. Yaşadığınız şeylere sadece sinirsel ve iç güdüsel olarak tepki verebiliyorsunuz. Fakat zaman yavaş yavaş ilerlerken henüz etrafınızdaki insanların kim olduğunu bile bilmezken duygusal anlamda da tepkiler vermeye başlıyorsunuz. Örneğin birinin sizinle anlamsız olarak konuşması hoşunuza gidiyor veya size gülümseyerek bakması. Zaman daha da ilerliyor ve insanları tanımaya bazı şeylere anlamlar aramaya ve merak etmeye başlıyorsunuz. Anneniz veya babanız sizi istedikleri gibi giydiriyor, onların istedikleri oyuncaklarla oynuyor ve sizi istedikleri şekilde seviyorlar. Zaman daha da geçiyor ve siz çok büyük bir şeyin farkına varıyorsunuz. Kendinizin. Hayat bundan sonra bir mücadele halini alıyor. Tabii dünyaya geldiğiniz eve göre. Nerede ve hangi ailede doğduğunuz bundaki en büyük etken. İşte yazar burada tam olarak bundan sonrasını konu alıyor. Hayatınıza ilk şeklini alieniz verir fakat daha sonra hayatınızı siz kendiniz şekillendirirsiniz. Yani böyle olmalı. Fakat bazılarımız bu konuda hiç de sanslı değil. İnacınız, cinsel kimliğiniz, hobileriniz, saç şekliniz, mesleğiniz aklınıza gelebilcek her şey sizi bir et parçasından bir insana dönüştürür. Bazı aileler o kadar baskıcıdır ki size ne kadar iyi davrandıklarını ne kadar sevdiklerini düşünseler de istedikleri gibi biri olmanız için size yaptıkları baskılar sizi bir et parçasına dönüştürür. Yani onların gözünde