İnsan, başkaları tarafından yaralanmaktan çok daha önce, kendisini korumaya karar verdiği gün yaralanır. Çünkü korunmak ile yaşamak arasında sessiz bir düşmanlık vardır. Hayat insandan açıklık ister; korunma içgüdüsü ise kapanmayı. Biri kapıları açar, diğeri sürgüleri çeker. Ve çoğu zaman insan, acı çekmemek için aldığı önlemlerin bedelini yıllar sonra ruhunda öder. Sevgiden korkan insanların hikâyesi aslında sevgisizlikle ilgili değildir. Onlar sevgiyi küçümsemezler tam tersine, onun ne kadar güçlü olduğunu sezmişlerdir. Bu yüzden yaklaşmazlar. Bir uçurumun kenarına gelen insanın geri çekilmesi gibi geri çekilirler. Çünkü bilirler ki insan gerçekten sevdiği anda artık yalnızca kendisinden sorumlu değildir. Bir başkasının varlığı, onun iç dünyasında da yer edinmeye başlar. Başka bir insanın sesi günün ritmini değiştirebilir, bir bakışı insanın bütün düşüncelerini altüst edebilir. İşte bazıları bu yüzden severek kaybetmekten değil, severek değişmekten korkar. Oysa insanın kendisi olarak kalacağına dair inancı, belki de sahip olduğu en büyük yanılgıdır. Yaşamak dediğimiz şey zaten sürekli değişmektir. Bir şehri yıllarca aynı bırakmaya çalışırsanız o şehir ölür. Bir ağacın büyümesini engellerseniz çürür. İnsan ruhu da böyledir; onu korumak adına hareket etmezseniz zamanla canlılığını yitirir. Güvenli bir hayat çoğu zaman yaşayan bir hayat değil, yalnızca ertelenmiş bir hayattır. Çağımızın insanı her şeyi kontrol etmek istiyor. Ne hissedeceğini, kimi seveceğini, ne kadar bağlanacağını, ne kadar üzüleceğini önceden belirlemek istiyor. Sanki hayat, doğru hesaplandığında kayıpsız tamamlanabilecek bir denklemmiş gibi davranıyor. Oysa hayatın en önemli olayları, kontrolümüzün bittiği yerde başlar. Kimse hayatını değiştiren dostluğu planlayamaz. Kimse kendisini dönüştürecek bir