“İnsan Bazen Kendi İçindeki Uçuruma Koşar”
Bazı insanlar yavaş yavaş mahvolur.
Bazıları ise bir anda kendi karanlığına doğru koşmaya başlar. İşte Amok Koşucusu, tam olarak bu ikinci insanın hikâyesidir. Çünkü burada anlatılan şey yalnızca bir takıntı ya da bir aşk değildir; insanın kendi içinde bastırdığı arzuların, kibirin, yalnızlığın ve kırılmış egosunun kontrolden çıkışıdır. Zweig’ın en sarsıcı tarafı şudur: Karakterlerini “iyi” ya da “kötü” olarak yazmaz. Onları insan olarak yazar. Bu yüzden okurken rahatsız oluruz. Çünkü doktorun kadına duyduğu öfke, saplantı ve aşağılanmışlık hissi bize yabancı değildir. Hepimiz hayatımızın bir döneminde reddedilmiş bir gururun sessizce içimizde büyüdüğünü hissetmişizdir. Fakat çoğu insan orada durur. Amok Koşucusu’nun doktoru ise duramaz. İçindeki dürtü artık bir düşünce değil, bir yön haline gelir. Ve insan bazen düşüncelerini kontrol edebilir ama yönünü kaybettiğinde kendine bile yabancılaşır. “Amok” kavramı burada yalnızca fiziksel bir deliliği temsil etmez. Daha çok ruhun kontrolden çıkmış hâlidir. İnsan bir noktadan sonra yaptığı şeyi istemediğini bilir ama yine de yapmaya devam eder. Çünkü artık davranışı yöneten şey irade değil, bilinçaltında birikmiş karanlıktır. Zweig bunu olağanüstü bir incelikle gösterir: Doktor aslında kadının peşinden koşmaz; kendi kırılmış erkekliğinin, gururunun ve bastırılmış arzularının peşinden koşar.
Kadın karakter ise kitapta çoğu kişinin düşündüğünden daha trajik bir yerde durur. Çünkü o, dönemin ahlaki baskıları içerisinde sıkışmış bir insanın korkusunu temsil eder. Yardım istemek zorunda kalır ama yardım istediği kişinin insafına mahkûm olmanın aşağılayıcılığını da taşır. Doktorun ona yardım etmeyişi yalnızca etik bir çöküş değildir; aynı zamanda insanın güç sahibi olduğunda ne kadar