İnsanlar artık açlık sınırında değil,sabır sınırında…
Bir toplum sürekli yoksullaştırıldığında yalnızca ekonomik olarak değil, psikolojik olarak da küçülür. Bugün yaşanan şey bir geçim sıkıntısı değil; uzatılmış bir ruhsal travmadır. Ve travma uzadıkça, insanlar bunu “hayat” sanmaya başlar. Türkiye’de bireyler artık gelecek planı yapmıyor. Çünkü gelecek, zihinde temsil edilemeyen bir kavrama dönüştü. Psikolojide buna gelecek yoksunluğu denir. İnsan, yarını hayal edemediği noktada bugünü de sağlıklı yaşayamaz. O yüzden herkes gergin, tahammülsüz ve kronik öfkeli. Bu öfke bilinçli değil; birikmiş ve yönsüz. Ekonomik baskı, bireyin benlik algısını sistematik biçimde aşındırıyor. İnsanlar çalıştıkça güçlenmiyor, çalıştıkça değersizleşiyor. Çaba ile karşılık arasındaki bağ koptuğunda ortaya çıkan şey, klasik depresyon değildir; sessiz bir çökkünlük hâlidir. İnsanlar ağlamıyor, bağırmıyor; sadece içten içe vazgeçiyor. Toplum şu anda üç savunma mekanizması arasında gidip geliyor:
inkâr, mizah ve öfke. İnkâr eden “şükür”le hayatta kalıyor. Mizaha sığınan alay ederek acıyı küçültüyor. Öfkeli olan ise en zayıfa saldırıyor.Hiçbiri iyileşme değildir; bunlar çürümenin üstüne sürülen psikolojik boyalardır.
Sürekli belirsizlik, bireyin sinir sistemini kalıcı olarak bozar. Beyin, tehdit hiç bitmeyecekmiş gibi çalışır. Kortizol düşmez. Uyku bozulur. Odak kaybolur. İnsanlar düşünemez hale gelir. Bu noktada toplum, sorgulayan değil tepkisel bireylerden oluşur. Tepkisel birey yönetilmeye uygundur; çünkü refleksle yaşar, akılla değil. Sosyolojik açıdan en tehlikeli sonuç şudur: ahlaki yorgunluk. İnsanlar artık doğruyu savunmaktan yorulmuştur. Haksızlık rahatsız eder ama şaşırtmaz. Bu, bir toplumun çöküşe en yakın olduğu noktadır. Çünkü kötülük sıradanlaşmıştır.Aile kurmak, çocuk yapmak,