Ah, sana nasıl bağlandım! Seni gördüğüm ilk andan beri seni bırakamadım! Bu fiyonk benimle birlikte gömülsün. Onu bana doğum günümde hediye etmiştin.
(...)
Silahlar dolu. Saat on ikiyi vuruyor. Buraya kadarmış. Lotte! Lotte, hoşçakal! Hoşçakal!
Bu elbiselerle, Lotte, gömülmek istiyorum, sen dokunup onları kutsamıştın; babandan da bunu rica ettim. Ceplerimi karıştırmasınlar. Seni ilk kez çocuklarının arasında gördüğümde göğsündeki şu soluk kırmızı fiyonk -Ah, çocukları bin kere öp ve onlara bahtsız dostunun yazgısını anlat.
Senin ellerine değdi bu silahlar, tozlarını almışsın, onları bin kez öptüm, çünkü sen onlara dokundun! Ve sen göksel varlık, kararımı onaylıyorsun ve sen Lotte, ölümümün elinden olmasını istediğim sen, bana silahları yolluyorsun, ben de alıyorum, ah! Öleceğim. Ah, uşağımı sorguya çektim. Silahları ona verirken titremişsin ama bir veda sözcüğü bile etmemişsin! Alacağın olsun! Alacağın olsun! Bir hoşçakal bile yok öyle mi? Beni sonsuza dek sana bağlayan o an yüzünden kalbinin kapılarını bana kapattın mı? Lotte, bin yıl geçse bile o iz silinmez! Senin için yanıp tutuşan bu kişiden nefret edemeyeceğini hissediyorum.
Hissetmiyorsun, felaketinin paramparça kalbinde, bozulmuş aklında yattığını hissetmiyorsun, dünyanın bütün kralları bir araya gelse bile sana yardım edemez.