Yazmayayım dedim ama olmadı. Bunları yazmam gerek. En azından birinin bunları söylemesi gerek...
Kitap bana müthiş bir ufkun kapılarını açtı, içsel dünyama doğru attığım adımı cesaretlendirdi, içe bakışımdan gözlerimi kamaştırdı, gadalarımı alırken bir yandan da testislerimi serinletti falan demek isterdim ama hayır... fakat iyi bir pazarlama yöntemiyle neler kotarılmıyor ki sayın okuyucu? Yazarımız da zaten robert kolejlerden çıkma, işletme-psikoloji eğitimini amerikanyalarda yapmış bir "tutkun." Neye mi? Gericiliğe elbette. Yine de pazarlama başarısı olarak hakkını teslim etmek gerek...bilmem kaç dile çevrilmiş, (her bir çevirinin kapağını da görmemiş gibi basıp en arka sayfaya koymuşlar) yazarı küçük prens'in yazarıyla bir tutulmuş, simyacı'yı beğenenler buna koşsunmuş, doğu batı köprüsüymüş falan. Oldu, gözlerim doldu!
Mitoloji ile harmanlanmış, vıcık vıcık bir tasavvuf ve laçka bir dille yazılmış bir kitap bu. Sanki elif shafak romanları gibi ingiliççe yazılıp Türkçeye çevrilmiş bir kekremsilik de cabası. Fakat Türkçe yazılmış iyi mi? ABD, Efes, İstanbul, topkapi, çultanakmet hattında geçen bir gericilik öyküsü var elimizde...fonda boğaz sefası da es geçilmemiş, bol köpüklü Türk kahvesi de, müthiş lezzetli "osmanlı" yemekleri de... sonuç? Güllerle muhabbet, hoca nasreddin'den fıkralar, üç beş havalı söz ve kapanış... Ne öğrendik peki? Kafanı kullanma, diplomana ve zekana güvenme, kalbini dinle, rüyalarına inan, çiçeklerle konuş, hatta dinle, ben'ini öldür ki yaşadığını anlayasın, ölülerle mektuplaş, falcılara güven, işte yepisyeni sen! Kusura bakmayın da, biz böyle insanlar için "azıcık şey" diyoruz, yani tozutmuş gibisinden. Anladınız siz onu.
Karakterin kadın seçilmesi de bana manidar geldi. Neredeyse ana karakterlerin hepsi kadın. Kadın dilini çok iyi