"Ey Rasûl'üm! Ailene namazı emret ve kendin de devam et! Biz Sen'den bir rızık istemiyoruz. Sen'i Biz rızıklandırıyoruz. Güzel âkıbet, takva sahiplerinindir."
"Ey akıl sahibi! Namazdaki beraberliği anlamak, aklın alacağı bir şey değildir. Bunu anlamak, aklın Yâr'e kurban edilip gönül âleminin dirilmesine bağlıdır."
Gaflete dûçâr olan kimseler, insanın, gel-geç sevdalar ve fânî sevgililerle sohbetin hazzı karşısında her şeyi unuttuğuna inanırlar da, sevgililer sevgilisi olan Cenâb-ı Hak'la sohbet derecesindeki namazın hazzını idrak etmekten uzak düşerler. Bu hâl, ne büyük bir gaflet ve ne acı bir mahrûmiyettir.!...
Mânevî terbiye, namaz için son derece mühim bir husustur. Zira Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîm'de namazın farzları, vâcipleri ve rekât sayısı üzerinde durmamasına mukabil; huşû, ihlas ve huzur hâlinin ehemmiyetini, bilhassa ve defaatle beyan buyurmaktadır. O hâlde namazın mânevî tarafına ait hissiyat, âdab ve erkân, musallînin riâyet etmesi gereken en mühim husustur.
Bugün dahî milyonlarca insanın, öküz ve benzeri mahlûklara kudsiyet izâfe ettiği veya muharref dinlerde olduğu gibi Rabbi Müteâl'i hayal ve şekil içine sığdırmaya çalışmak gibi antropomorfik bir inancın peşinde sürüklendiği mâlumdur.
Bu da gösteriyor ki insan;"İnsanları ve cinleri ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım." (ez-Zariyat, 56) âyet-i kerîmesinin bir tecellîsi olduğu için, kul olabilme ve kulluğu yaşayabilme sırrına dâimâ vazgeçilmez bir ihtiyaç hâlindedir.