Selamlarımla sevgili okurlar!
Bu defa Algernon Blackwood'un "The Willows" isimli öyküsü ile karşınızdayım.
"Tuna Nehri'nde yolculuk yapan iki arkadaş, kanolarıyla süratle ilerlerken kendilerini âdeta başka bir dünyanın eşiğinde, söğütlerin ıssız diyarında bulur. Bu viran bölgede uygarlığa dair tek bir işaret yoktur. İnsanlığın dünyasından uzakta olma hissi, tabiatın orta yerinde olmanın cazibesi ikisini de büyüler ama bu diyarın tekinsiz yüzü yavaş yavaş kendini göstermeye başlayacak, dehşet, huşu ve hayret birleşerek benzersiz bir korkuyu doğuracaktır. Söğütler yolculara karşı duracaktır."
Klasik gotik edebiyatında şato, hisar ya da kaleler yani aristokrasiye ait mekanlar veya katedral, manastır ya da kiliseler yani ruhban sınıfına ait, kapalı, içinde her türlü karanlık işlerin dönebileceği mekanlar söz konusudur. Çoğu zaman insan, bu mekanlardan kaçıp kurtarıcı olsa da çoğunlukla kendisi de gotik bir korku mekanı olan "Doğa"ya sığınır. Doğa kasvetli labirentlerle ve vahşi canavarlarla dolu, hava karardıkça tedirgin edici hale gelen bir diyardır. Küçük burjuva ve işçi sınıfının kapladığı şehirlerin victorian dönemdeki gotik edebiyatın yeniden yükselişi ile aynı dönemlerde kimliğini bulmasıyla, korkunun taşradan şehre taşınması ve aileye, evin dört duvarına sıkışmasından önce gotik edebiyatının köklerinin yer aldığı romantik edebiyat akımında doğa, modern insanın kaçtığı ve hayranlık duyduğu bir yerdir. Bu açıdan "Söğütler" bir kırılma noktası olmuştur. Çünkü "Söğütler" gotik edebiyata Eko-eleştirinin kurumsal çerçevesinden bakan ve doğanın karanlık yanının analizine alan açan ekogotik kurguların ilk önemli örneklerinden biridir.
Algernoon Blackwood İngiltere'de sanayi devriminin ardından şehirde geçen gotik kurguların zirveye çıktığı dönemde yaşamış, aristokrat ve
"Ve bir an için tüm hislerinin kan kaybından ölüp gitmesini istedi. Belki o zaman bu kadar acı çekmezdi veya acıdan başka bir şey düşünmek, hissetmek ya da nefes almak bu kadar zor olmazdı."