“…onlar mı çok iyiydiler, hadi canım ordan, herkesin kendince iyiliği nitelemesi var, kimse en mükemmel değil; bunu öğrendiğimizde kendimizi tanımış olduk, beğendik de, bu ayağımızın suya ermesiydi.”
Din, çoğu toplumda eleştirilemez bir alan olarak kutsallaştırılır; sorgulanması değil korunması beklenir. Bu nedenle din eleştirisi, ahlaki değil politik bir refleksle bastırılır. Necib Mahfuz’un Cebelâvi Sokağı’nın Çocukları tam da bu refleksi hedef aldığı için yasaklanmış ve sansürlenmiş olduğunu düşünüyorum.
Mahfuz, dinler tarihini alegorik bir kurgu üzerinden yeniden yazmış kitabında. Sokaktaki adaletsizlik ve zulüm karşısına farklı zamanlarda kurtarıcılar çıkar, bu kurtarıcılar Cebelavi’nin seçtiği dürüst, güvenilir, cesur kişilerdir. Görevlerinde başarılı da olurlar fakat sonrasında unutmayı huy edinmiş olan bu sokak bu kurtarıcılar üzerinden kendilerine kabileler oluşturarak eski hallerine geri dönerler. Her kabile kendi liderini çıkarır; her lider adalet, düzen ve kurtuluş vaadiyle ortaya çıkar. Ancak bu figürlerin her biri sistemin kendisi haline gelir ve döngü tekrar başlar. Günün sonunda çeteler ve gücü elinde tutan iktidar halka zulmeder, halk ise yeni bir kurtarıcı beklemekle ya da eskiyi övmekle yetinir. Bu tekrar, ilahi mesajın başarısızlığını değil, insanın sorumluluktan sistematik olarak kaçışını anlatır aslında.
Romanın en çok tartışılan yönü, Cebelâvi’nin yaşanan kötülüklere doğrudan müdahale etmemesidir. Kitapta bu durum karakterler ağzından sürekli dile getirilir. Bu bilinçli suskunluk, teolojik değil antropolojik bir eleştiridir bence. Mahfuz burada Tanrı’yı değil, Tanrı fikrinin arkasına saklanan insanı yargılar. Kötülüğün kaynağını başka bir varlıkta aramak, gücün adaletin ve düzenin sürekli olarak başka bir kaynaktan sağlanmasını beklemek insanın kendi iktidar arzusunu ve şiddet eğilimini gizlemenin en konforlu yoludur çünkü. Günün sonunda asıl eleştiri her kötülüğü yapıp, zulmü sürdüren insanların “Allah neden kötüleri cezalandırmıyor,