İhtiyar haham biliyordu onu, pek iyi biliyordu, İsrail’in şu tek tanrısını. Merhametli değildi, kendine göre yasaları vardı, on emri, kendisine göreydi. Verdiği sözü tutuyordu tutmasına ama acelesi yoktu. Zamanı kendi ölçüsüyle ölçüyordu. Kuşaklar boyunca kelam havada asılı kalacak ve yeryüzüne inmeyecekti. Sonunda geldiğinde de o kelamın emanet edileceği kimsenin vay hâline. Kutsal Kitap’ın bir ucundan öteki ucuna nice Tanrı elçisi öldürülmemiş miydi? Tanrı’nın onları kurtarmak için parmağını oynatmış olduğu vaki miydi? Niçin böyleydi? Niçin? İradesine uymuyorlar mıydı? Yoksa bütün elçilerin öldürülmesi onun iradesi miydi? Haham kendi kendine bu soruları sorup duruyor ama düşüncelerini daha ileri götürmeyi göze alamıyordu. Tanrı bir uçurum diye düşünüyordu, uçurum. Yaklaşmasam daha iyi ederim!
Biri gelmişti. Tanrı’ydı herhâlde, Tanrı… yoksa şeytan mıydı? Kim ayırabilirdi onları? Yüz değiştirip dururlardı. Tanrı bazen baştan sona karanlığa bürünürdü, şeytansa aydınlığa; insanın zihni de allak bullak olurdu.
Yarın! Yarın! Yarın! Nice yıllar yarınınla hapsettin bizi ey İbrahim’in Tanrısı. Peki ama bu yarın dediğin ne zamandır? Ne de olsa insanız biz, dayanma gücümüz bu kadar!