Ufuk çizgisine yakın bir yerde, bizimkinden çok büyük, kocaman bir güneş vardı. Digory o an, bunun aynı zamanda bizimkinden yaşlı olduğunu da hissetmişti; yaşamının sonundaki bir güneş, o dünyaya yukarıdan bakmaktan bıkmış bir güneş. Güneşin solunda ve yukarısında, iri ve parlak bir tek yıldız vardı. Karanlık gökyüzünde görülebilen iki şey sadece bunlardı ve sönük bir grup oluşturuyorlardı. Ve aşağıda, göz alabildiğine uzanan, içinde hayat belirtisinin görülmediği çok büyük bir şehir vardı. Tüm tapınaklar, kuleler, saraylar, piramitler ve köprüler bu soluk güneşin ışığıyla uzun ve korkunç görünen gölgeler oluşturuyordu. Bir zamanlar şehrin içinden geçen nehir kurumuş ve geriye sadece geniş ve tozlu bir hendek kalmıştı.
“Hiç kimsenin bir daha göremeyeceği şu manzaraya iyi bakın” dedi Kraliçe. “Böyleydi işte Charn; bu muhteşem şehir, Krallar Kralı’nın şehri, dünyanın, belki de bütün dünyaların harikası. Senin dayının buyruğunda bunun gibi bir şehir var mı oğlum?”