Sevdalanmaya gidiyormuşum meğer... Bunu daha önce bir kahin bana söyleseydi, kuşkusuz geri dönmeye kalkmazdım, ama bu sevdanın nerede nasıl karşıma çıkacağını düşünmekten belki de olayların sırasını bozardım, zamanı altüst ederdim. Geleceğimizi bilmemektir bizi zamanın içine sokan.
Zamanın da çukurları, kabarıklıkları vardır, bizi toprak gibi indirir, çıkarır, kimi zaman öyle yükseliriz ki, geçmiş ve gelecek bastığımız yerin çok aşağılarında, küçük yaratıkların bir aldanışı durumuna bürünür.
Gerçi kişinin kendisini başka bir yerde bırakıp başka bir kişiliğe bürünerek ya da daha kısası ikiye bölünerek, hem ötelerde hem burada yaşaması olasılığının bulunabileceği akıl alacak bir şey değildi.
Uygarlık dediğimiz şey nasıl hem özgürlüğümüzü hem de mutluluğumuzu elimizden aldı? Peki, neden kimse buna karşı koymadı? Devlet bizden özgürlüğümüzü alıp karşılığında güvenlik sağladığını iddia ederken, ama aslında sadece bir avuç güçlünün çıkarını korurken, yoksulların eli armut mu topluyordu? İnsanlar nasıl bu kadar çabuk kandırıldı? Hala, ayaklarındaki zincirleri halhal zannedip, çiçeklerle süslüyorlar.