Hz. Muhammed, sadece malını, imkanlarını, vaktini değil canını da inandığı davası için ortaya koymaktan kaçınmadı; ölüm tehditleri ve tehlikesi onu yolundan saptırmadı. Kadı Abdülcebbar, onun bütün toplumuna canı pahasına karşı çıkmasını şöyle anlatmaktadır: “Onlar, develerini ve atlarını ayıplayan kimseye bile sessiz kalamazlarken, ilahlarını, babalarını ve akıllarını ayıplayan ve dinlerinin sapık olduğunu söyleyen kimseye nasıl sessiz kalsınlar?”88 O, toplumunun onu öldürme tehlikesini göze alarak, çevresinde çok az kişi varken onlara kafa tuttu. Medine’ye göç ettikten sonra ise savaşarak kendisini ve yanındakileri yok etmek isteyenlere karşı ön cephede savaştı. “Ben Peygamberim; siz savaşın, ben size cephe gerisinden emirlerimi ileteceğim” demedi; eğer öyle deseydi hiç şüphesiz böyle bir emri kabul edip uygulayacak birçok Müslüman vardı. “Allah seni insanlardan koruya- caktır” (5-Maide Suresi 67) vaadine inandı, çünkü ilk başta o, insanlara ulaştırdığı mesajın Allah’ın vahyi olduğunu biliyordu. Savaşın en zor anlarında, yanındaki arkadaşlarının bir kısmı arkalarını dönüp kaçarlarken, yüksek bir cesaret ve fedakarlık örneği göstererek ön saflarda çarpışıyor ve onları arkalarından çağırıyordu. Nitekim şu Kuran ayeti böyle bir durumu anlatmaktadır: “Hani Peygamber arkanızdan çağırırken kimseye bakmadan kaçarak uzaklaşıyordunuz” (3-Ali İmran Suresi 153). Kısacası o davası için sahip olduğu her şeyi ortaya koyduğu gibi canını ortaya koymaktan da kaçınmadı. Bu da, menfaati için yalan söyleyen birisinden değil, davasına gönülden inanan bir insandan beklenecek bir eylemdir. Eğer bir kimse gerçekten “Allah’ın elçisi” ise ondan beklenecek davranışlara Hz. Muhammed’in hayatı boyunca sergilediği davranışlar son derece uygundur.