Geçmişin taklitleri sahte isimlerle kendilerini gelecek olarak adlandırılırlar. Bu hortlak geçmiş, kimliğini değiştirebilir. Tuzağa karşı hazırlıklı olalım, ondan uzak duralım. Geçmişin yüzü batıl inanç, maskesi ikiyüzlülüktür. Yüzünü açığa çıkarıp, maskesini düşünelim.
İnsan kendini bir "proje" gibi görmekten vazgeçtiği an iyileşiyor. Sürekli düzeltilmesi, sürekli parlatılması, sürekli "en iyi versiyonuna" güncellenmesi gereken bir makine değiliz biz. Bazen paslanırız, bazen tekleriz, bazen de olduğumuz yerde sayarız. Bunu kabul etmek, o sahte mütevazilik maskesini takıp "Yok canım, estağfurullah"demekten çok daha onurlu bir duruş.
"Sıradanlık" kelimesinden öcü gibi korkuyoruz. Herkes "özel" olmak, herkes "farklı"olmak, herkes "seçilmiş" olmak peşinde. Oysa sıradan olmak, insan olmanın ta kendisidir. Sabah uyanmak, acıkmak, üzülmek, hata yapmak, bazen saçmalamak...
Bunlar bizi biz yapan şeyler. Kendini o "özel insan" kaidesinden indirip toprağa bastığında, başın dönmüyor artık. Yükseklik korkun geçiyor. Çünkü düşecek bir yerin kalmıyor. Zaten zemindesin.
Zemin sanıldığı kadar kötü bir yer değil. Sağlam. Gerçek. Orada, o zeminde, başkalarının ne düşüneceğini hesaplamadan attığın her kahkaha, döktüğün her gözyaşı, kurduğun her cümle sana ait oluyor. Onay beklemiyorsun. Tescil istemiyorsun.
Şikayet etmek, hayatın hakkını vermektir bazen. "Bu bana ağır geldi" diyebilmektir. Bunu dediğin an, o ağırlık senin kaderin olmaktan çıkar. Çözülmesi gereken bir meseleye, taşınması ya da bırakılması gereken bir yüke dönüşür. Sakladığın her dert içinde büyüyen, kök salan bir sarmaşık gibidir. Seni içten içe kurutur. Ama dile döktüğün an, o sarmaşığı budamış olursun. Canın yanar mı? Yanar elbet. Ama Güneş girmeye başlar o karanlık yerlere.
Artık o sahneden in bence.
Kulisin sessizliği, sahnenin sahte ışıklarından daha şifalıdır. Alkışlar karnını doyurmuyor, o "ne kadar güçlü, ne kadar metanetli" övgüleri gece yastığa başını koyduğundaki o ince sızıyı dindirmiyor. Bırak biraz da dağınık kalsın, bırak saçın bozuk olsun, evin toplu olmasın, cümlen devrik olsun, " Bugün de böyle olsun" deme lüksünü ver kendine.
Kendi sesini, o çatallı, o yorgun, o şikayet eden, o "mızmız " dedikleri sesini sev. Susturma onu. Çünkü o ses senin hayatta olduğunun, hâlâ hissettiğinin, hâlâ bir kalbin olduğunun kanıtı.
Ölüler şikayet etmez çünkü, sadece yaşayanların canı acır.
Yaşıyorsun. hakkını ver.
Bizler "hallederiz" nesliyiz.
Kendi söküğünü diken, kendi yarasını saran, ağlarken gülen, düşerken toparlayan o "güçlü" çocuklarız. Ama bu güç, bizi hasta etti. Duygusuzluğu metanet, kaçınmayı çözüm, duvar örmeyi korunma sandık. Hissizleştikçe büyüdüğümüzü düşündük. Oysa büyümek nasırlaşmak değildir. Büyümek, o nasırları yumuşatıp, altındaki taze deriyi ortaya çıkarabilme cesaretidir.