Arjantin'de nesli tükenmekte olan kurbağaları bir fotoğraf filmi kutusuna koyup sınır dışı etmeye çalışmışlar. Dünya nereye gidiyor anlamıyorum. Bizzat her gün yeni bir hadiseye şahit olup bu kadarı olamaz derken; bir sonrakine yine şaşırıyorum.”
“Sen, ne biliyorsun o çocukların umutlarını? Ne biliyorsun hayattan beklentilerini? Kuruma yeni birisi geldiği zaman kendilerini onlara beğendirme çabalarını ne biliyorsun? Belki o kızcağız da bütün ömrünü o şekilde geçirdi ve hiçbir aileye kabul edilemeden reşit olunca ayrılmak zorunda kaldı. Hem, bu bataklığa nasıl battığını biliyor musun?” Durdu ve başını iki yana sallayarak
cevap verdi. “Bilmiyorsun. Kusura bakma ama benim kardeşim bu kadar kalpsiz olamaz. Sen, sadece Naz’ı toprağa vermemişsin Engin. Aynı zamanda kalbini de
gömmüşsün. Ne yazık ki nasırlaşması bu yüzden!
“Müdür bugün poğaçalar benden, gel hadi! İso’ya diyelim çay getirsin de bir güzel yiyelim.”
İşittiği can dostu Metin’in sözlerine gülümsediğinde,
yanına yaklaşıp poğaçalardan bir tane alarak dudaklarına götürdü.
“Cimrisin oğlum, bu poğaçalar yeter mi bize?”
“Sen de yarın az alırsın ödeşiriz.”
“Sana yağmurlu havada su yok.”
İnsanların dış görünüşüyle zerre kadar ilgilenmezdi, onun için önemli olan zekâ ve kalpti. Gelip geçici maddesel şeylerin üzerinde durmamaya itina ederdi.
Ağaçtan bir yaprak düşse de kök salmaya devam edip, bir yenisi yeşererek rutinini devam ettirirken; insanoğlunun yaşamı çok da farksız değildi hani. Bir yanında kayıpları olsa da diğer yanında doğumları olup döngüsünü sürdürüyordu. Kimi ağır aksak, kimi doludizgin ama en nihayetinde gidiyor ve bir şekilde yaralarıyla yaşamayı öğreniyordu. Öğreniyordu, düştüğü zaman ayağa kalkmayı ve her dönemeçte manevra yapmayı.