24 Mart 1948 tarihli Dr. Ziya Göğem'e yazdığı mektubunda, Bediüzzaman Said Nursî hakkındaki düşüncelerini de şu şekilde dile getirmektedir:
« ... Bediüzzaman Vanlıdır, vaktiyle Muş mebusluğu yapmıştır. Birinci Cihan Harbi'nde bir kürt alayma kumanda ederek Ruslar'la muharebe etmiş, yaralanmış, esir düşmüş. Fitraten zeki, eski medrese tahsilini oniki sene yerine üç se nede ikmal etmiştir. Dinî malûmatı gayet geniştir. Londra'da Anglikan Kilisesi'nin suallerine cevap vermiştir. Gayet müttaki, zâhid, âbid, mücâhid, fevkalâde cesâret-i medeniyye sahibi bir zattır. Riyâzet-i bedeniye ile ,ibâdetle, dinî risâleler yazmakla, irşadatla ömrünü geçirir
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Hükûmet-i meşrûalarda hükümdarların mahzurları mündefi olmuş ve fâideleri kalmıştır. Hükümdarların vücudu evvelemirde milletleri mâzilerine dâima merbut bırakacak en müessir bir vâsıtadır. Biz, « Tarihi olmayan milletler bahtiyardır!..» tarzında efkâr-ı mahsûsa ifâdesi için zarîfâne bulunmuş formüllerin taraftarı değiliz. Bilâkis, bir milletin tarihi ne kadar büyük olur ve bu tarihine vesâir an'anatına ne kadar merbut kalırsa inkişafı için o nisbette kavi olur, fikir ve kanaatindeyiz. Ve önümüzde bu kanaatimizi tamamen takviye edecek mühim bir nümûne bir misal de vardır: İngiliz Milleti.
İngiltere'de hükümet tamamen meşrûtidir. Bidâyet-i Meşrutiyet'te kullandığımız tabirle «Hakimiyet-i Milliye »nin şimdi istediğimiz tarz ifadesi ile « saltanat-ı milliye »nin tecellisine kat'iyyen engel değildir ve hatta o tecellinin bir cihetine de bizzat makardır. Diğer cihetten İngiliz hissiyat-ı milliyesini âsâr-ı müteakibeden geçilirken vahdet-i lâzimeyi veren âbidelerin, râbıtaların belki en mühimi olur. İngiliz hükümdarları tebcil edilirken en ziyade tebcil edilen İngilizliktir. Hükümdarsız bir Ingiliz Milleti zannetmeyiniz ki, daha büyük olsun. Hükümdar, bir milleti nevemâ daha ziyade bir şahsiyet bir hüviyet ve hatta bir miknet , bir kuvvet verir.
Malumdur ki; müverrihliğin en büyük şartı, bîtaraf olmak, kendi zamanını kendi milliyetini ve bunlardan mülhem his ve fikirleri muvakkaten bir tarafa bırakacak kadar bitaraf olmaktadır. İnsan ancak böyle bir bîtaraflıkla vekâyi-i mâziyeyi tetkik ederse hakikati görebilir. Aksi halde ise, azim hatalara düşebilir. Çünkü hâdisat-ı tarihiyenin lisanı yoktur. Kuvve-i mukavemeti mufkuttur. İnsan onları istediği tarafa sevkedebilir, istediği şeyin ispatında kullanabilir. Hatta bunları ayni kaziyenin hem lehine hem aleyhine kullanmağa imkân vardır. Onun için bu babta pek ziyade dikkatle hareket etmek ve beynelavam denildiği vechile « kılı kırk yararak » tetkikatta bulunmak lâzımdır.
Bir insan kendisini bilebilir; fakat bazı şeylerini kendi bilemez. Bunları başkaları görür. Bu sebeple ben kendimi ıslâh için kusurlarımı daima başkalarından sorarım. Bu iyi bir usuldür: Tavsiye ederim. Ancak sorulacak adamlar zeki olup epey gören ve bir de garez ve ivazdan âri olanlar olmalıdır. Yoksa insanı yanlış yola sevk ederler. Hem de birine en iyi dost ve hattâ en namuslu bir adam da olsa kusurunuzu söylemeyiniz. Birgün onu aleyhinize kullanır. Benim bunun aksine bir tabiatım vardır: Daima kendi kusurumu itiraf etmişimdir. Bu halimi islâh edemedim. Buna mukabil başka huyum vardı. Her kesin kusurunu derhal yüzüne vururdum. Yanımda bir kusur yapıldı mı, biri cehalet yaptı mı derhal tashih ederdim. Böyleleri insana hürmet ve riayet etmeye mecbur oluyorlar bazan da düşman oluyor. Sonra bu huyum şöyle oldu: Kim senin kusurunu yüzüne vurmaz oldum. Bazan bir mânalı bakışla bile bakmaktan kendimi men ettim. Sevdiğim ve yetişmesi me'mûl biri olursa onun kusurlarını kendisine sölerim. Namussuz olup da sevmezsem bu sevmediklerimin kusurlarını aslâ söylemezdim. Sorsalar bile söylemezdim. Sebebi: Kusurunu bilmediği şeyi öğrenir, tekemmül eder diyedir. Böyleleri hatâlı kalsın daha iyi, Tekemmül ederlerse mazarratları da, şerleri de mükemmel oluyor.