Bu mektuptaki şuhluğuna nazaran İrfan muhibbe-i gaibesini gayet güzel adeta bi-nazir bir melahat ve letafette bir kız olmak üzere tasavvur ediyordu. Onu kadınlığının dest-i sanatkârisiyle tezeyyün edilmiş küçük bir odada, şık bir yazıhanenin önünde, sabahleyin mühmel bir tuvaletle eğildiği kağıdın üzerine arada bir altın sarısı turreler döküle döküle o mektubu tahrirle meşgul görüyor ve en mahir ressamların vierge tesavirinde göstermeye uğraştıkları zambak beyazlığındaki narin, nazik o eli hemen sinesi üzerine çekerek ateşli buselere gark etmek istiyordu. Görmeden âşık olmak... İrfan gibi "romanesk" tabiatlı bir genç için bu ne büyük bir bahtiyarlıktı! Gönlünün bu kadar süratle müstait-i iştial olduğunu bilmiyordu. Muhibbesinin hüviyet-i maddiye ve maneviyesine dair ufak bir şey keşfedebilmek için mektubu evirdi çevirdi, her kelimeden, her noktadan mana-i muayyeni haricinde birer meal istihracına uğraştı. Düşündü, düşündü...