Seher öyle bir savruldu ki bambaşka bir hayatın içine düştü. Durmadan çocuk baktığı, ev işi yaptığı, işsiz kocası nın borçlarıyla uğraştığı, hızla kilo aldığı, dişlerinin dökülmeye başladığı, yüzünün kırıştığı, her yıl bir değil, beş yaş aldığı bir hayatın içinde saçları ağardı, elleri nasırlaştı ve genç kızlığı, kadınlığı çok uzaklarda bir yerlerde kaldı. Nilüfer liseye başladığında Seher, onun anne diyebileceği kadar büyük, güngörmüş ve çökmüş bir kadındı.
Seher liseye yeni başlamıştı. Bunu yola yeni çıkmış da yol yakınken dönmesinin bir zararı olma yacakmış gibi algıladı babası. Seher’i okuldan alıverdi. Lise ikide olsaydı mesela, başlamışken bitirsin diye düşünürlerdi. Bundan sonrası gün boyu hayat bilgisi dersiydi
bebek doğdu ve Seher’in kucağına kondu. “Ablası bakar ona” dedi herkes. Kendisinden küçük olan iki erkek kardeşleriyle de Seher ilgileniyordu zaten, bununla da ilgilenirdi.
Babası dövmüştü annesini hamile kaldı diye. Hamile bırakan kendisiydi aslında, biri birini dövecekse annesinin babasını dövmesi gerekirdi. Ama tersi olmuştu.
Ertesi gün hemen Mezarlıklar Müdürlüğüne koştu. Ken disi için bir mezar yeri satın alacaktı.
— Sizin istediğiniz mezarlıkta boş yer yok! dediler.
Ama eğer isterse başka bir mezarlıkta, yirmi bin liraya iyi manzaralı bir mezar yeri satın alabilirdi.
Utanarak, — Daha ucuzu, bana göre bir yer yok mu? dedi.
Vardı, on beş bine, on iki bine, on bine de vardı.
Düşündü... Arsa işinden tecrübesi vardı. Ertesi güne mezarlar da fırlar, bu paraya, mezar bulamazdı. Hemen o gün muameleyi yaptırdı, görmeden mezarını satın aldı.
Sonra gidip gördü. Kapalı, manzarasız, kırık dökük me zar taşları arasında bir yerdi. Ama o sevindi. Göz bebekleri parlıyarak:
— Oooh, burası benim! dedi. Şimdi her gün, eskiden işine gittiği gibi sabah erkenden mezarına geliyor, nihayet bir toprak sahibi olmanın gururu ile burada oturuyor, ya bani otları temizliyor, getirdiği çiçekleri dikiyor ve âdeta mekânına kavuşacağı günü hasretle bekliyor.