...halkımızın kesintisiz, hiçbir zaman durdurulamayan bir savaş vermesi için, din ve iman silahına sahip olması bir zorunluluktur, diyordu. Halkımızın dinine dönmesi gerekir. O zaman savaş gerçek anlamını, hedefini bulmuş ve istenen düzeyini yakalamış olur. O takdirde insanlar cihad ettiklerini, ahirette Allah'ın hoşnutluğuna kavuşmak için dünyada zorluk çektiklerini kavramış olurlar. O yüzden dünyanın her türlü zorluklarına katlanmaları daha kolay olur. Hatta hem kendileri cihada koşar, hem de çocuklarını teşvik ederek, bu uğurda kendilerini feda ederler. Bu imana sahip oldukları zaman acı nedir bilmezler, vatanlarına karşı görev lerini yerine getirirken bir kez olsun tökezlemezler, diye eklerdi.
O andan itibaren bu kavganın, bu savaşın daha önce kavradığımız, bir bilinç olarak taşıdığımız anlamından öte bambaşka bir boyutunun olduğunu çok iyi anlamıştık. Bu, sırf bir toprak, salt bu topraklardan kovulmuş bir halkın haklı savaşı değildi. Bu, bir akide ve din savaşıydı. Bir medeniyet, bir tarih ve bir varoluş mücadelesiydi.