Einstein'a Nobel fizik ödülünün, görecelik kuramının akıl almazlığına hürmeten verildiği söylenir. Eğer onun kuramı, dünyadaki görecelik fenomenini net bir şekilde açıklasaydı ve böylelikle, insanlığı zaman ve mekânın hapsinden kurtararak daha hoş ve huzurlu bir dünya ortaya çıkarsaydı, o zaman övgüye layık olurdu. Ancak, açıklaması şaşırtıcıdır ve insanların, dünyanın bütün olası kavrayışların ötesinde karmaşık olduğunu düşünmelerine neden olmuştur. Bunun yerine ona "insan ruhunun huzurunu bozma" adına bir ödül verilmeliydi.
Doğada, görecelilik diye bir şey yoktur. Olguların göreceli olduğu fikri, insan aklının deneyimlerine bağımlı bir yapıdır. Diğer hayvanlar bölünmemiş gerçeklik dünyasında yaşarlar. Kişi, aklın kişiye göre değişen dünyasında yaşadığı ölçüde, zamanın ötesindeki zamanı ve mekânın ötesindeki mekânı gözden kaçırır.
Doğu'nun geleneksel kahverengi pirince ve sebzeye dayalı beslenme düzeni, çoğu Batı toplumununkinden çok farklıydı. Batı'nın beslenme bilimi, her gün belli miktarlarda nişasta, yağ, protein, mineral ve vitamin alınmazsa, iyi dengelenmiş bir beslenmenin ve sağlığın korunamayacağına inanır. Bu inanç, yavrusunun ağzına "besleyici" yiyecekler tıkan anneyi yaratmıştır.
Öyle hikâyeler vardır ki, bir tilki tarafından kandırılan insanların at dışkısı yediğini anlatır. Bu gülünecek bir şey değil. Bugünlerde insanlar, akıllarıyla yiyorlar, bedenleriyle değil. Birçok insan, yediği şeyde monosodyum glutamat olmasını önemsemiyor ve yalnızca dilinin ucuyla tat alıyor, böylelikle de kolayca kandırılıyor.
İlk önceleri, insanlar sadece yaşadıkları için ve yemek lezzetli olduğu için yerlerdi. Modern insanlar, eğer ayrıntılı tatlandırıcılar kullanmazlarsa, yemeklerin tatsız olacağını düşünmeye başladılar.
Buradaki temel soru, insanların kışın patlıcan ve hıyar yemelerinin gerekli olup olmadığıdır. Ama, bu soruyu bir yana bırakır-sak, kışın yetiştirilmelerinin tek nedeni, ancak o zaman iyi bir fiyata satılabilmeleridir. Birisi yeni bir yetiştirme yöntemi geliştirir, ve bir süre sonra bu sebzelerin hiçbir besin değeri olmadığı anlaşılır. Bunun üzerine teknisyen, eğer besin kaybı varsa bu kaybı önle-menin bir yolu bulunmalı diye düşünür. Sorunun aydınlatma sistemiyle ilgili olduğu düşünüldüğü için, ışık tayflarını araştırmaya başlar. Eğer vitamin içeren bir sera patlıcanı üretebilirse her şeyin yoluna gireceğini düşünür. Duydum ki, bütün yaşamlarını böylesi araştırmalara adayan bazı teknisyenler varmış.
Doğal olarak, bu patlıcanın yetiştirilmesinde böylesine büyük çabalar ve kaynaklar kullanıldığı için ve bu sebzenin yüksek besin değeri taşıdığı söylendiği için, daha da yüksek bir fiyatla etiketlenir ve iyi satar. "Eğer kârlıysa ve eğer onu satabiliyorsan, o zaman yanlış bir şey olamaz."
İnsanlar ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, doğal olarak büyü lyen meyve ve sebzeleri geliştiremezler. Doğal olmayan bir yolla yetiştirilen ürünler, insanların değişken arzularını tatmin edebilir, ama insan bedenini zayıflatır ve beden kimyasını böyle gıdalara bağımlı hale gelecek şekilde değiştirirler. Bu olduğunda, vitamin takviyesi ve ilaç kullanılması zorunlu hale gelir. Bu durumun yarattığı tek şey, çiftçiye zorluk, tüketiciye ise ıstıraptır.