Cumhuriyet, bir milletin kendi kaderini başkasına teslim etmeyi reddetmesiyle başlar. Yönetme hakkının doğuştan gelmeyip yurttaşlıktan kaynaklandığı fikri, siyasal tarihin en ileri eşiğidir. Çünkü Cumhuriyet, iktidarı bir soy bağından ya da mutlak bir otoritenin lütfundan alarak toplumsal iradeye emanet eden en cesur siyasal tercihtir.
Bugün dünya üzerinde cumhuriyet adını taşıyan pek çok devlet bulunuyor; ancak bu kavram her coğrafyada aynı anlamı taşımıyor. İran’da seçimler yapılır, fakat karar süreçleri sınırlı bir alanda şekillenir. Çin Halk Cumhuriyeti’nde halk kavramı resmî bir temel oluşturur, ancak siyaset tek merkezli bir yapı üzerinden yürür. Kuzey Kore gibi ülkeler ise cumhuriyet adını kullanmalarına karşın, siyasal katılım ve bireysel özgürlükler açısından kapalı bir model sergiler. Bu örnekler, cumhuriyet adına sahip olmanın onun ruhuna sahip olmak anlamına gelmediğini gösteriyor. Cumhuriyet, söylemle değil, bilinçle var olur.
Türkiye’nin Cumhuriyet deneyimi, yalnızca siyasal yapıyı dönüştürmekle kalmadı, insanı da dönüştürdü. Kadınların seçme ve seçilme hakkı, hukukun kurallara dayalı işleyişi, eğitimin toplumun ortak hakkı haline gelmesi, kamusal alanın akılla inşa edilmesi… Bunlar salt reform başlıkları değil; yurttaş fikrinin kurucu taşlarıdır. Çünkü Cumhuriyet, bir yönetim tekniğinden öte, toplumu birey haline getiren ortak sözleşmedir.
Bu nedenle Cumhuriyet, sandık varlığıyla sınırlanamaz. Katılım kültürü, ifade özgürlüğü, bağımsız yargı, eleştiri hakkı, basın özgürlüğü, üniversitenin özgür düşünce üretebilmesi, sivil toplumun örgütlü varlığı… Bunlar Cumhuriyet’in tali unsurları değil, temel dayanaklarıdır. Yurttaşlık salt bir haklar bütünü olmanın ötesinde, aynı zamanda akıl ve sorumluluk çağrısıdır.
Bugünün dünyası bu bakımdan önemli bir