Benim için, bu ile şu birdir. İki dünya mevcut değildir, sadece bir tane mevcuttur ve eğer bu dünyayı küçümsersen, ötekine şükredemezsin.
Ötekine şükretmek istersen, buna da şükretmen gerekir.
Ve bu dünyada güzellikle nasıl yaşanacağını bir kez öğrendiğinde, her yerde tanrısallığın varlığının farkına varırsın.
Dua, Tanrı'ya bir şey söylemek, ondan bir şey istemek değildir. Dua, Tanrı'yı dinlemek demektir.
Eğer bir şey söylemen gerekirse, sadece "Teşekkür ederim," demen yeterlidir. Basit bir “Evet,” yeterlidir.
Fakat organize dinler dünyanın her yerinde insanlara gereksiz dualar öğretirler. İnsanlar bu duaları tekrar eder, tıpkı birer papağan gibi.
Bu dualar bütün anlamını kaybetmiş ve sadece birer ritüel, birer formalite haline gelmişlerdir.
Sen gerçek duayı öğrenmek zorundasın. Gerçek dua, sessizliği içerir, derin dinlemeyi içerir.
Tanrı sana bir şey iletmek ister. O seni arar fakat asla bulamaz çünkü sen hep çok meşgulsün. Sessiz, işgal edilmemiş, müsait olmaya çalış. Böylece kısa sürede durağanlığı, içerdeki küçük sesi duymaya başlayacaksın.
Tanrı dışarıdan konuşmaz, o en içteki çekirdekten konuşur çünkü zaten oradadır. Ve en içteki çekirdeğinle bağlantıda olmak, gerçek duadır.
Bağlandığın anda öylesine saadet dolar, öylesine mest olursun ki yalnızca derin bir şükran duyabilirsin.
Tanrı'ya giden birçok yanlış yol mevcuttur, fakat aralarından yalnızca biri doğrudur.
Yanlış yollar şunlardır: Kişi korku sebebiyle Tanrı'ya yönelir.
Sadece hareket ettiğini düşünür fakat asla hareket etmez. O yüzden bu yol yanlıştır.
Eğer korkuyla hareket ediyorsan nasıl Tanrı'ya gidebilirsin? Doğal eğilim, korktuğun zaman kaybolmaktır. Sen Tanrıdan çok uzağa gidebilirsin, fakat ona yaklaşamazsın. Fakat bütün dinler insanlara Tanrı'dan korkmalarını öğretir. Dindar insanlar, "Tanrı korkusu olanlar," olarak tanımlanır. Bu saçmalıktır! Dindar bir insan Tanrı'dan asla korkmaz, aksine onu sever. Korku, bir köprü değildir.
Eğer Tanrı'ya korku duyarsan, derinliklerde ondan nefret edersin; derinliklerde o senin düşmanındır ve asla arkadaşın olamaz. Korku varken ona nasıl teslim olabilirsin? Teslimiyetin yüzeysel olacaktır. Korkuyla teslim olduğunda, intikam almak için bekleyeceksindir.
Bunlar, modern zihnin intikam üzerine kurulu dinleri sebebiyledir Yüzyıllarca birikmiş korku sebebiyledir.
Friedrich Nietzsche bu durum karşısında şöyle bildirmek zorunda kalmıştır: "Tanrı öldü ve artık insan özgür."
Bu cümle her şeyi özetler. İnsanlar sadece onun yarısını, "Tanrı öldü," kısmını alıntılarlar. Ama öteki yarısı da önemlidir, hatta ilkinden daha önemlidir: "Tanrı öldü ve artık insan özgür." Neden özgür? Korkudan özgür.
Eğer Tanrı öldüyse korku duyulacak bir şey yoktur. Ve bir sonraki cümlesinde, Nietzsche şöyle der: "Artık ne yapmak istiyorsan yapabilirsin." Sana engel olan hiç kimse yok; artık bir hapishanede değilsin.
Nietzsche sadece insanların zihninde korku yaratan bütün rahiplerin karşısındadır. Sonuç budur, Nietzsche sadece yan üründür. Bizim yüzyılımız ateisttir ve bunun basit bir sebebi vardır. Korkutulmaktan yorulmuş olmamız.
İnsan açgözlülükten dolayı da Tanrı'ya
İki bilinç akımı vardır.
Biri filozoflarınkidir. Aristoteles, Batıdaki akımın fikir babasıdır.
Ötekisi ise mistiklerinkidir. Bu tamamen farklı türde bir akımdır. Filozofça düşünceyle hiçbir alakası yoktur; varoluşsal deneyime dayanır.
Ve büyük mistiklerin takipçileri neredeyse her zaman bu akımlar arasında ikiye bölünmüştür.
Gerçek olanlar, ustayı anlamış olanlar, ustayı gerçekten sevmiş olanlar, birer mistik haline geldiler.
Ustanın sadece sözlerini anlamış olanlarsa çok bilgili hale geldiler; birer filozof haline geldiler.
Sokrates bir mistikti. Platon onun müridiydi ancak ustasının izini kaybetti ve bir filozof oldu.
Aristoteles, Platon'un müridiydi. Buda öldüğünde, takipçileri arasından otuz altı felsefe sistemi doğdu.
Otuz altı! Neredeyse her olasılık tüketilmiştir bu otuz altı sistem tarafından. Aslında otuz altı sistemden daha fazlası olamazdı, çünkü bu mümkün kombinasyonların hepsi bu kadardır.
Felsefe dünyasının bütünü keşfedilmiştir.