Söz Hazret-i Ebu Bekir'e ait, ondan da Bayezid-i Bestamî'ye geçmiş bir duadır. Şöyle:
"— Yârabbi! Sen kâmil kudretsin. —kâmil; eksiği ve fazlası olmayandır— Her şeye kudretlisin. Yarın cehennemde benim vücudumu o kadar büyüt ki, onu yalnız ben doldurayım. Başka kullarına yer kalmasın orada..."
İşte erişilmez merhamet! Hattâ devrinde, hilâfetin de, aynı büyük zat, Hazret-i Ömer'in öfkesinden şikâyet edenlere:
"— Yok yok, demiştir; kalsın, benim merhametimi tâdil ediyor, kıvama sokuyor."
Bu kılıcın bir hareketi var... İş bu kılıcı, İslâmın kılıcını anlamakta... Bu, öyle bir kılıçtır ki, hiç kimse Peygamberin rahmetinden, ruhundan gelen cereyan damarlarında dolaşmadıkça onu hakkıyla idâre edemez.
Milyarlarca ton ağırlığında, durdurulmaz bir balyoz gibi küfrün kafasına inen bu kılıç, muhatabından "Allah bir!" diye bir ses duyacak olursa, ne derece tutulmaz, zaptedilmez bir noktada bulunursa bulunsun, hemen, bir anda havada donar, yere iner ve yeni mümini, ebedî kurtulmuşu selâmlar. Gerçek fikir ve merhametin kılıcı... İşte bizim kılıcımız, İslâmın kılıcı!..
Öyle ki, bir defasında Hazret-i Ali, kılıcını kaldırmış, kâfirin tepesine indirmek üzereyken, yüzüne tükürmesiyle beraber kılıcını zaptedip yere indirmiş ve şöyle demiştir:
"— Artık seni öldürmem; yüzüme tükürdüğün için. Öldürecek olursam nefsime pay vermiş olurum! Araya nefsim girdi ve sen şu anda ölümden kurtuldun!"
Gördünüz mü, İslâmın kılıcını hangi ruh, Garplının, hele Garp taklitçisinin aslâ göremeyeceği hangi ahlâk idare ediyor?