Kendisinden çok az şey beklenen insan sıkılır. Baş edebileceğinden fazlası istenirse de kaygılanır. Akış, can sıkıntısı ve kaygı arasındaki o hassas bölgede oluşur.
İsveçlilerin “kararında yaşa, abartma” felsefesi.
Okurken birkaç yerde kafamı salladım, “mantıklı” dedim… ama içimden de şöyle geçirdim:
“Hayat bu kadar düz çizgide yürünmüyor kardeşim.”
Her şeyin ortası… O da bir yere kadar.
Bazı duygular fazlasını ister, bazı anlar da abartılmayı hak eder. Çünkü bizde denge, hissin terazisinde tartılır; akılda değil.
İvan Bey, sistemin sevdiği, statüye tapan, koltuğunu düz gösteren ama içi çürüyen bir memur. Ölüm kapıyı çalınca fark ediyor ki: Meğer tüm o “doğru hayat” yanlıştaymış.
Kitap boyunca İvan, yavaş yavaş fiziksel olarak çöküyor ama asıl yıkım zihinsel. “Ben doğru düzgün yaşadım sanıyordum ama meğer sistem beni güzel oyalamış” demeye başlıyor. Yani hem iç organların iflası hem varoluş krizi, tek pakette.
Ama dur, ağırlaşmadan söyleyelim: Bu kitap, bir bakıma “ölümden önce son çıkışta selfie çeken adam”ın hikâyesi. Hani o noktaya kadar her şey “Instagram’a uygun” ama sonra filtre tutmuyor. Ve gerçek başlıyor. Mizah mı? En kara olanından: insanın kendine bile itiraf edemediği hayat yalanlarını, Tolstoy alıyor, önüne koyuyor ve “Bak bakalım bu mu yaşamak?” diyor.
Yani İvan İlyiç’in Ölümü, sadece bir adamın ölümü değil. Yanlış yaşanmış hayatların tokat gibi aynası. Hem güldürmez, hem güldürür; çünkü bazen tek yapabileceğin şey, “Allah’ım ben de mi?” demek. Ama işte o cümle, aslında hayatta kalmaya başlamanın ilk adımıdır.
İvan İlyiç'in ÖlümüLev Tolstoy · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202261,1bin okunma