Hayatımın en doğru zamanında en ihtiyacım olan zamana denk gelen kitap, Nietzsche ağladığında.
Detaylandıracağım çünkü uzun yıllardır okuduğum en iyi eser!
İyi ki şimdi okumuşum ama keşke daha önce de okusaydım. Bitti ama gitmedi.. sinapslarımın dili olsa hakan yavaş ciğerimi söktün diye haykıracak.
Kısaca(yine kısa olmaz büyük ihtimalle ama)
bahsedeyim ben meraklısına;
Josef Breuer – Dönemin meşhur doktoru. Freud’un akıl hocası, ama kendi aklını yerinde tutmakta zorlanıyor. Orta yaş kriziyle, evlilik bunalımıyla ve varoluşsal boşlukla boğuşuyor.
Friedrich Nietzsche – Aforizmanın ağır sıklet şampiyonu. Aşk yarası var, migreni kronik, yalnızlığa aşık ama bir türlü huzur bulamıyor. Psikolojik yardıma ihtiyacı var, ama bunu asla kabul etmiyor. Zaten ona göre “yardım istemek zayıflıktır”. Bıyıkları da ağzına giriyor rahat çorba içememekten şikayetçi.
Bu ikili arasında geçiyor konu ve olay şöyle başlıyor;
Lou Salome, Nietzsche’yi reddettikten sonra Breuer’in kapısını çalıyor ve “Şu adamı iyileştir, ama çaktırmadan” diyor.
Breuer kabul ediyor. Ama plan işlemiyor. Çünkü Nietzsche sıradan bir hasta değil; adam felsefeyle duvar örüyor, duyguya geçit vermiyor.
Ve felsefi düello başlıyor!
Soru-cevap yok. Cevap-soru var.
Tedavi yok. Karşılıklı çözülme var.
Doktor, hastayı iyileştirmeye çalışırken, hasta doktorun içindeki kırıkları gösteriyor.
İki adam da birbirine ayna oluyor. Hem çatışıyorlar, hem dönüşüyorlar.
Ama kazanan yok.
Çünkü bu, ringde değil, ruhta yapılan bir dövüş.
Bu kitapta ne Nietzsche ağlıyor, ne Breuer tam olarak iyileşiyor.
Ama sen okurken düşüncelerinle ve duygularınla ringe çıkıyorsun.
Ve sonunda fark ediyorsun: