İşte, nefes dâhile girdiği vakit, vücûdun hem âb-ı hayatını temizliyor. Hem nâr-ı hayatı iş‘âl ediyor.
Çıktığı vakit, ağızda mu‘cizât-ı kudret-i İlâhiye olan kelime meyvelerini veriyor. فَسُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ ف۪ي صُنْعِهِ الْعُقُولُ
Kur’ân, o asırdan tâ şimdiye kadar, öyle bir belâgat göstermiş ki, Ka‘be’nin duvarında altın ile yazılan en meşhur edîblerin ‘Muallakāt-ı Seb‘a’ nâmıyla şöhretşiâr kasîdelerini, o dereceye indirdi ki, Lebîd’in kızı, babasının kasîdesini Ka‘be’den indirirken demiş: “Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı.”
Kur’ân, o asırdan tâ şimdiye kadar, öyle bir belâgat göstermiş ki, Ka‘be’nin duvarında altın ile yazılan en meşhur edîblerin ‘Muallakāt-ı Seb‘a’ nâmıyla şöhretşiâr kasîdelerini, o dereceye indirdi ki, Lebîd’in kızı, babasının kasîdesini Ka‘be’den indirirken demiş: “Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı.”
Şer olmazsa hayır bilinmez.
Elem olmazsa lezzet anlaşılmaz.
Zulmetsiz ziya, ehemmiyeti olmaz.
Soğukla, hararetin dereceleri tahakkuk eder. Çirkinlikle, hüsnün tek bir hakikati, bin hakikat ve binler çeşit hüsün mertebeleri vücut bulur.
Cehennemsiz, Cennetin pek çok lezzetleri gizli kalır.
Bunlara kıyasen, HERŞEY, BİR CİHETTE ZIDDIYLA BİLİNEBİLİR.