hemen yatağımdan fırlayıp bahçeye koşmak, güneşin nasıl doğduğuna bakmak istiyorum, güneş doğarken, bütün bitkilerin ve böceklerin nasıl kıpırdanıp değişeceklerini görmek istiyorum, sonra, hemen durmadan yukarı koşayım da bu gördüklerimi yazayım istiyorum,
Her gün yeni bir dünyadır Fatma, derdi sabahları Selâhattin, dünya bizler gibi her sabah yeniden doğuyor, bu beni o kadar heyecanlandırıyor ki, bazan daha güneş doğmadan uyanıyorum ve az sonra güneşin doğacağını ve her şeyin yepyeni olacağını ve o yeniliklerle birlikte kendimin de yenileşeceğini ve hiç bilmediğim şeyleri görüp, okuyup öğreneceğimi ve öğrendikten sonra da bildiklerimi de yeniden göreceğimi düşünüyorum ve öyle heyecanlanıyorum
Suadiye'ye saptık, Bağdat Caddesi'ne çıktık. İğrençliğini gizlemediği, sahteciliğini açıkça ortaya koyduğu için bu caddeyi çok severim. Hayatın sürekli bir ikiyüzlülükten başka bir şey olmadığını söylemek ister gibidir bu cadde: Sanki her şeyin üzerinde sahte olduğu açıkça yazar! İğrenç apartman mermerleri! İğrenç pleksiglas panolar! Tavanlardan sarkan iğrenç avizeler! İyi aydınlatılmış iğrenç pastaneler! Kendini gizlemeyen bütün iğrençlikleri seviyorum. Ben de sahteyim, ne mutlu, hepimiz sahteyiz!
Bir insan ömrünü neye vermeli,
Harcanıp gidiyor ömür dediğin...
Yolda kalan da bir yürüyen de bir.
Harcanıp gidiyor ömür dediğin...
Yüreğim ürperir kapı çalınsa
Esleyen yelimden hile sezerler,
Künyeler kazınır demir sandıkta
Savrulup gidiyor ömür dediğin...
Dışı eli yakar içi de seni
Sona eklenmeli sözün incesi
Ayrılık gününü kör dereleri
Bölünüp gidiyor nehir dediğin...
Bir insan ömrünü neye vermeli...
Para mı onur mu taş dikenli yol.
Ağacın köküne inmek mi yoksa,
Çırpınıp duruyor yaprak dediğin....
Zülfü Livaneli