Şövalye, haftalar boyu dağ tepe gitmiş. Gözü hep ondan dağlarca ötede olan ama bu uzaklığa rağmen her baktığında ona parlayan yıldızındaymış. Yirmi yedinci günün sonunda bir ağacın altında kestirdiği üç saatlik uykusundan uyandığında ayağa kalkmış. Başını kaldırıp iki dağ ötedeki yıldızına bakmak istemiş. Oysa o an yıldızını görememiş şövalye. Telaşa kapılmış, koşarak dağın uçurumunda bulmuş kendini. İki dağ ötede parlayan bir yıldızı bırakın, bir ateş böceği tanesi bile yokmuş. Aklını kaybedecek gibi olmuş şövalye. "Tanrım!" demiş kendi kendine, "Bu nasıl bir sınav? Dağları tepeleri aştım. Gücümü başımı kaldırıp onu her gördüğümde aldım her seferinde. Oysa şimdi orada mı değil mi bilmiyorum. Bir yerlerde beni beklediğini biliyorum, oysa bihaberim artık yıldızımdan. Uzak olmak değilmiş insanı üzen, insanı asıl üzen sevdiğini kaybetmekmiş. İki dağ ötemde onu göremediğim günler, yedi dağ ötemde onu gördüğüm günlerden kötüymüş " O an keşke yine uzak olsak demiş içinden... " Keşke uzak olsak da onu görebilsem, iyi olduğunu bilsem. "Çünkü sevmek buymuş. Sevmek yakınında olmasa da sadece orada olduğunu bilmek, iyi olduğunu görmekmiş...