İkimiz de hayattaydık ve yaşamıyorduk! İkimiz de dış dünya ile bağlarımızı koparmış, hayatı yalnızca düşlerimizde ve düşüncelerimizde yaşıyorduk. İkimiz de çılgınca ölümü arzuluyorduk. Fakat insan; her ne denli ölümü arzularsa arzulasın ve hayat ne denli çetin acılarla, güçlükler ve olumsuzluklarla dolu olsa da yaşamın en büyük cazibesi olan ‘yarın’ karşısında yenik düşüyor hep.
Tüm kalabalıklar bir tür oyalanma arzusu ile hayat bulur. Zira her insan kendi iç dünyasında zaten yalnızdır. İç dünyasındaki yalnızlık ile baş edemeyen -barışık olmayan- her kişi dış dünyadaki avuntu güruhunun küçük bir parçasından ibarettir ve bununla yetinmekten ileri gidemez.
Sana bir sır vereyim mi Almina? Hayır, bu bir sır değil, hakikat! Bir kez çocuklarının nefretini kazanmış bir babanın yeryüzünde ne yitireceği ne de kazanacağı bir şeyi kalmıştır artık.
Neden Tanrım! Neden bazı kimselerin tüm gün boyunca çalışıp didinip ulaşamadığı şeyleri, başka birilerinin belki de hiç hak etmedikleri halde ulaşmalarına rağmen, sanki çok değersiz ve önemsizmiş gibi ‘ellerinin tersiyle itmelerine’ izin veriyorsun. Yoksa sen de mi güçlülerin safında yer alıyorsun? Yoksa sen, yarattığın her insanın yaşadığını mı zannediyorsun? Hayır! zannettiğin gibi değil. Bazı kesimler bu dünyada dilediği gibi maddi manevi her türlü mutlulukları yaşarken, bazı kesimler ise sadece ve sadece insan olmak bakımından var olmakla yetiniyorlar. Yaşamak dediğin şey; hayal kırıklığıdır kenar mahalli çocukların kederli gözlerinde.