Bir tıp profesörü olan @baskomiserarasemre bulmaca ve polisiye merakını ilk olarak Virtüöz ile gidermişti. Demek dedi ki “ben bu işi iyi yaptım, yazmaya devam edeyim” karşımıza Çocuk’la çıktı. Yazarların ilk kitap ve sonrasındaki gelişmeleri beni hep çok mutlu ediyor. Çünkü kat be kat daha iyi bir roman olmuş Çocuk.
Başkomiser Aras Emre alışık olduğumuz paspal, hart hurt polislerden asla değil. Oldukça nazik, kültürlü, bilgiye aç, dolayısıyla çok meraklı, fotografik hafızası ve hatta koku hafızası da olan, kafası farklı çalışan bir başkomiser. Bu kitapta Başkomiser Aras, yardımcıları Bahri ve Nilay’la beraber arabalarında kafalarına poşet geçirilip, elleri arkalarında kelepçelenip öldürülen insanların katil ya da katillerinin peşlerinde. En sevdiğim şeylerden biri daha var kitapta; çok zeki bir katil. Öyle ki ne bir delil, ne bir iz, asla ardında bir şey bırakmıyor. Öldürülen kurbanların birbirleriyle en ufak bir ilişkisi bile yokken onları katilin ağına düşüren unsurun ne olduğu kafaları karıştırıyor. Katil kaçıyor, ceset sayıları gittikçe artıyor. Başkomiser Aras ve ekibi oldukça zekice ve planlı şekilde işlenen cinayetleri çözerken de bize acayip heyecanlı bir araştırma ve soruşturma garantisi veriyor.
Kitabın alt metinde verdiği mesajlar da çok kıymetli. Buraya yazarsam acayip spoiler olur 378 sayfa olan kitap beni her yönüyle çok tatmin etti. “Aaaa” “öyle oluyor mu o” gibi nidalarla efektlendirdiğim okuma keyfim şunu bana bir daha söylettirdi: #eniyiyazarlartürkyazarlar
@baskomiserarasemre @profdrcengizbahadir @oglakkitap @cibakasbooks #çocuk #polisiye #birbaşkomiserarasemrepolisiyesi #maceraperestkitaplar #polisiyeroman #polisiyeedebiyat #türkedebiyatı #türkyazarlar #iyipolisiyeiyiedebiyattır @polisiyeokuyankadinlar Selin Bak #selinbak #okudumbitti #okudumokuyun
Hayır ağlıyor- muş gibi yapmadım, gerçekten ağladım
Hayatta ne çok “mış gibi” yapıyoruz değil mi? Seviyor-muş gibi, özlüyor-muş gibi, ilgileniyor-muş gibi hatta yaşıyor-muş gibi… Aslında neden kendimi kattım ki genellemeye? Asla “mış gibi” yaşamadım ben hayatımı. Belki de ondan şu anda nemli gözlerle yazıyorum bu yazıyı. Sevdiysem söyledim, özlediysem gittim, istediysem yaptım, sinirlendiysem belli ettim, daima… Bazen çok can acıtıcı sonuçları olsa da genel olarak mutluyum bu şekilde yaşamaktan. Her anını “mış gibi” değil, dibine kadar, tadını ala ala yaşadım, öyle yapmaya da devam edeceğim.
Genelde içinde kan dökülmeyen ya da cinayet olmayan kitaplar pek okumam. Bu kitap da bir polisiye değil. Ama bence cinayetlerin en büyüğü var bu kitapta. Neden insanlar birini öldürünce cinayetten yargılanıyor da karşılarındakinin duygularını öldürünce, yaşama sebebini elinden alınca cinayet işlemiş olmuyorlar? Bu daha fena değil mi? İşte bu kitabın içinde bundan bolca var.
Eda ve Berkan, ikiz kızlarının birinin hastanede kaçırılmasıyla dünyada cehennemi yaşamaya mahkum edilmişler. Ama tek mahkum onlar değil. İkizlerin kaçırılanı Gonca, ailesinin onu istemediği fikri empoze edilerek büyütülmüş. İkizi Yonca ise olanlardan bi haber büyümüş ama evdeki mutsuz ve depresif hayat da onun cehennemi olmuş. Psikiyatrist Melih, gençlik aşkı Eda’dan, Berkan’la evlendiği için uzak kalmış, aşkını tek başına yaşamış. Kitaptaki tüm karakterler gerçekten “mış gibi” hayatlar sürmüşler. Ama ikiz kızların 18. yaş günü bu hayatlarda balyoz etkisi yaratıyor. Çünkü kaçırılan Gonca, bir şekilde (detay vermeyeceğim) ikizinin yerine geçip kendisini istemediklerini düşündüğü ailesinden intikam almaya and içiyor. Gonca’nın Yonca’nın yerine geçmesiyle kahramanların hepsinin hayatları değişiyor. Kurdukları