-Hiç ayak basmasam da İran beni heyecanlandırıyor, dedi. Bende seyyah ruhu yok aslında. Birkaç kere sürgün edilmesem veya kürek cezasına çarptırılmasam, Fransa'dan hiç ayrılmazdım. Ama devir değişiyor, gezegenin öteki ucunu sarsan olaylar artık bizim hayatlarımızı da etkiliyor. Bugün altmış değil de yirmi yaşında olsam, Doğu'da bir maceraya atılmak isterdim doğrusu. Hele bir de adım Ömer'se!
Biri beyaz diğeri siyah bıyıklı iki kardeş gibiydik: Yürüyüşümüz, şapkalarımız aynıydı ve kadınlar önce ona bakıyorlardı. Patlattığı her şampanya tıpasında, jestlerini, halini, tavrını kolluyordum, bir kez bile bir açığını yakalayamadım. Bir sıçrayışta ayağa kalkıyor, benim kadar hızlı yürüyordu; bastonu süsten başka bir şey değildi. Ömründeki bu gecikmiş ilkbaharın her gülünü dermek istiyordu. Neyse ki doksan üç yaşına kadar yaşadı sonra. Bu ikinci gençlik tam on yedi yıl daha sürdü.
"Hiçbir savaşın bir gezinti olmadığına tanıklık edebilirdim." diyordu. "Ama uluslar öylesine unutkan, barut kokusu öylesine sarhoş edici oluyor ki, polemiğe girmekten kaçındım. Tartışmanın sırası değildi, adam da benim fikrimi sormuyordu zaten. Zaman zaman hiç soruyu andırmayan bir 'değil mi' çıkıyordu ağzından; ben de hemen başımı sallayarak cevap veriyordum.