Sartre’ın Bulantı’da yaptığı gibi Camus de durup üzerine düşünmediğimiz için yaşamdaki temel problemi çoğunlukla görmediğimize dikkat çeker. Kalklarız, işe gideriz, çalışırız, yeriz, çalışırız, işten döneriz, uyuruz. Ancak bazen Chandosvari bir kırılma anı yaşanır ve amaç, bir soru olarak karşımıza çıkar. Böyle anlarda o en temel soruyla, “Niçin yaşamaya devam ediyoruz?” sorusuyla yüzleştiğimiz sırada “küçük bir hayretle karışık usanç” duygusu yaşarız.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Oysa Sartre ile başkaydı: Onun yanında, bir kadın ve bir yazar olarak sahip olduğu gerçek özgürlüğünü aslen kaybetmeden, büyük bir rahatlık içinde kendisini kaybetmiş gibi davranabiliyordu.
En önemlisi de buydu: Bu ilişki, iki yazarın ilişkisiydi. Beauvoir da Sartre da kompulsif seviyede iletişim kuran insanlardı. Günlük tutuyor, mektuplar yazıyorlardı; günlerinin her ayrıntısını birbirleriyle paylaşıyorlardı. Yirminci yüzyılın yarısı boyunca ikisi arasında gidip gelen yazılı ve sözlü kelimelerin miktarını düşünmek bile insanı dehşete düşürmeye yeter. Beauvoir’ın yazılarını ilk okuyan hep Sartre olurdu. Beauvoir en çok onun eleştirilerine güvenir, Sartre da Beauvoir’ı hep daha çok yazmaya teşvik eder, tembellik yaptığını görürse onu haşlardı: “Ama Kunduz (Castor), neden düşünmeyi bıraktın, neden çalışmıyorsun? Yazmak istediğini sanıyordum? Bir ev kadını olmak istemezsin, değil mi? Başlarından duygusal krizler, buhranlar ve dramatik olaylar gelip geçti ama onlar hep çalıştılar, bu hiç değişmedi. Çalıştılar!
Bir imgeye odaklan, diyordu Sartre, bir kabarcık, bir baloncuk; yönlendirici bir sinyal aldığını hissedene kadar. İşte uğraşacağın fikir bu; sonrasında onu berraklaştırıp yazabilirsin.
İnsanların büyük çoğunluğu onun deyimiyle kabuk bağlamış ve “kendi içinde kıvrılmış” halde bulunur: “sanki her birimiz zamanla sertleştikçe içine sıkıştığımız bir kabuğun altına saklanmışız gibi.”
Dünya artık tıkır tıkır işleyen kusursuz bir makine değildir. İşbirliği yapmaya ayak direyen inatçı şeyler yığını haline gelmiş ve ben de şaşkın, ne yapacağını bilmez bir halde bunun tam ortasında kalmışımdır. İşte, Heidegger’in okurlarında uyandırmak istediği haletiruhiye tam da budur.
Heidegger, bir çivinin çekici altında bükülmesinin neden bazen orantısızca moralimizi bozabildiğine ve sanki her şey bize karşıymış gibi hissettirdiğine dair farklı bir anlayış sunar. Philip Larkin’in “As Bad as Mile” şiirinden örnek verirsek: Çöpe bir elma koçanı fırlatıp ıskalamanız, sadece kalkıp onu yerden almanızı gerektireceği için can sıkıcı olmaz. Bu durum sizde her şeyin ters gittiği ve rahatsızlık yarattığı, her şeyi sorgulamak istediğiniz hissini doğurabilir. Ama felsefe de zaten sorularla ve rahatsızlıkla başlar.