Önceleri ilginç, inandırıcıydı benim için... Baba’ya, ağabeyime çok şey borçluyum. İnsan bağışıklık kazanıyor bu soy hastalıklara. Ağabeyim de hoşlanmaz Sermet’ten. “Meyhane devrimcileri” der. Biraz acımasız bir yargı ola ki...
— Ben gerçekten acırım aydınlara, dedi. Çıkarlarını aştıkları da
görülmüştür. Fakat yiğitlikleri, özverileri de yürekler acısıdır. Hiç değilse bir süre çırpınır durur, zavallıcıklar!.. Sonunda bakarsınız bezmişler, ya da çürümeye başlamışlar. Nedeni öyle basit ki ancak bizim aydınımız göremez onu... Sınıf yoktur ardında... Karıştırmayın sakın... Ülkede sınıf yok değil, bizim aydınlarımız sırtını vermesini bilmez sınıfa... Dramı da bu... Toplumu sınıflar değiştirir, kişiler değil ki... Tek başlarına uğraşır durur zavallıcıklar.
Düşman kurnaz. Okul kitaplarını bile hep, tek başına aydının yiğitliklerine övgü ile doldurmuştur. Namık Kemal, Tevfik Fikret... Bir gün Nâzım’ı da böyle bir övgüyle budayıp kitaplara sokarlarsa şaşmayın!
— 32’de Elazığ cezaevinde bir Memedimiz vardı bizim. Kara, kavruk oğlan. Sovyet sınırındaki bir karakolda askerlik yapmış. Sonra gelmiş memlekete; bir gün kahvede, “Rusların karakolları fena değildi, aç değildiler,” gibi bir söz etmiş. “Komünist oldun,” deyip bizim yanımıza tıktılar bunu. Beş vakit namazında. Cin gibi bir oğlan. “Okuman yazman var mı?” dedik. “Harfleri tanıyorum da birbirine vuramıyorum,” dedi. Okuyamıyordu. Epeyi kaldı bizimle... Bir gün “Ne vakit gözü açılacak, ne vakit gerçekleri görecek bu halk,” gibisine dertleşiyoruz. “Baba,” dedi, “bu
millet de benim gibi, harfleri tanıyor da daha birbirine vuramıyor.”