Aptallaşmış bir haşere gibi inançsız, yasasız, akılsız ve amaçsız olarak aile komedisine sığmıyordum; bir hayal kırıklığından ötekine dönüyor, koşuyor, uçuyordum. Bedenimden ve sefil sırlarından kaçıyordum; topaç bir engele çarptığında ve durduğunda, benzi atmış küçük komedyen, hayvansal bir şaşkınlığa düşüyordu. Annemin yakın dostları hüzünlü olduğumu, dalıp gittiğimi gördüklerini söylüyorlardı ona. Annem beni gülerek
bağrına basıyor ve “Her zaman neşelisindir, şarkı söyleyip durursun! Neden şikâyet edeceksin ki! İstediğin her şeye sahipsin,” diyordu. Haklıydı da, şımartılmış bir çocuk hüzünlü olamazdı; onun, bir kral gibi canı sıkılabilirdi yalnızca. Ya da bir köpek gibi.
Bu işten hiçbir şey anlamamıştım ve başarısızlığım etkilemişti beni; imla bilmeyen bir harika çocuktum ben, hepsi buydu işte! Üstelik yalnızlığıma hiçbir sıkıntı duymadan yeniden kavuşuyordum; kötülüğümü de seviyordum.
Kendimi yaratmaktan hiçbir zaman geri kalmıyordum; ben hem bağış veren, hem de bağıştım. Babam yaşamış olsaydı, haklarımı ve ödevlerimi bilecektim; ama ölmüş olduğu için bilmiyordum bunları; haklarım yok,
çünkü sevgiye batmışım: Ödevlerim de yok, çünkü ben sevgi yüzünden veriyorum. Tek bir görev var yalnızca: Hoşa gitmek ve her şey gösteri içindi.