Kulağa garip gelmekle beraber, birinin ölmesiyle bizi terk etmesi arasında pratikte pek fark yoktu. Hayatına o biri olmadan devam etmek zorunda kalan kişi için, ikisi de benzer bir ıstıraba yol açıyordu.
Aşk, güçlü ama şimşek çakması gibi kısacık bir mutluluk vaat ediyordu. O tek anın diyetini, biteviye mutsuzlukla ödüyordunuz sonra. Ama galiba bir şekilde, yine de değiyordu.
Bazı iplerin kolay koptuğunu, bazılarınızsa asla kopmadığını bilecek kadar kalmıştım hayatta. İnsanın kendine kaçacak pay bırakması; ille de bağlanacaksa bir yere, çürük ipler seçmesi gerektiğini bilecek kadar yaşamıştım.
Mevzubahis aşk olunca, kadınların müthiş intikamcı yaratıklar olduğuna dair türlü çeşit tevatür mevcuttu. Sanırım kırık kalplerimizi başka kalpler kırarak, hatta onları parçalayıp çiğ çiğ yiyerek onaran cadılar olduğumuz falan sanılıyordu. Külliyen yalan, hurafe, vesvese! Bir kere, kırılmış kalbin öcü zinhar alınamıyordu. Çünkü başka bir kalbi kırmak, öbürünü tamire yaramıyordu.
Kalp ağrısı, sabah, öğlen, akşam ve dahi gece peşinizi bırakmaz. Ama en fecisi sabah vardiyasıdır. Bitmek bilmeyen gecelerin sonunda, uykuya dalabildiğiniz o nadir anlarda, rüyalardan yakanızı kurtarıp da kısacık bir süre için her şeyi unutmayı becerebilmişseniz, sabah şaşkın bir tavuk gibi uyanırsınız. Yanlış giden bir şeyler olduğunu bilir, fakat uykudan uyanıklığa devrildiğiniz ilk birkaç saniye ne olduğunu kestiremezsiniz. Sonra? Dan! Gerçek, olunca ağırlığıyla tam kalbinizin üzerine oturuverir. İçinizde, elinizle tam yerini gösterebileceğiniz bir yerde, göğüs kafesinin ardında, yumruk büyüklüğünde bir kesikte, başka hiçbir şeye, ama hiçbir şeye benzemeyen feci bir sızı duyarsınız. Bu, sizin hakikatinize aydığınız andır.