"Kaldı ki Saray'ın her yanlış adımı, bu gidişi biraz daha hızlandırıyordu. O kadar ki yarın bu Saray rejimi yerine daha genç, daha dinamik, daha fedakâr bir iktidar kadrosu ve bir başka rejim gelse bile, Saray daha kendi devrinde, o gelecek rejimin az çok kullanabileceği şansları da harcayıp bitirmişti. Hele Rumeli'de Türk nüfusunun askerlikler, vergiler, idaresizlikler altında erimesi, Türk nüfusunun yoğunluk teşkil edebileceği yerleri de yarın terk edilmeye hazırlıyordu.
Halbuki Rumeli'de ve Türk yoğunluğuna dayanan geniş bir bölgeyi pekâlâ muhafaza edebilirdik. Abdülhamit'in savunma ve işgal haklarını da kullanmadan Bulgarlara bırakmış olduğu Doğu Rumeli'deki geniş sahalarla, Makedonya'nın içlerine, hatta Selanik'e kadar varan topraklarda zaten Türkler yoğunluktaydı. Bu yoğunluğu artırabilirdik. Ve o zaman Balkan Dağları'nın güneyinde, en az Vardar'a kadar olan geniş bir Avrupa Türkiyesi'ni, bazı mübadeleler de yaparak kurtarabilirdik. Ve bu parçaya bütün gücümüze Türk vatanı diyebilirdik. Geriye kalan Rumeli parçaları, ya Arnavutluk gibi yoğun bir yabancı halkın yaşadığı topraklardı ya da askeri yönden savunulması çok zor olan yerlerdi.
Ali Fuat Cebesoy'un hatıralarında anlattığına göre sınıf arkadaşı Mustafa Kemal, daha okul sıralarında iken bu stratejiyi savunmuştu. Bu görüşte köklü bir vatanseverlik ve bir devlet anlayışı vardı. Ama Mustafa Kemal'in, o zaman safiyane sayılan, arkadaşlarının şiddetli karşı koymalarına sebep olan şey, sezgi ve öngörü zayıflığından çok, onların "Osmanlı" olarak yetiştirilmelerinden ileri geliyordu."