"İnsanın elinde yozlaşmış her şey", doğru ama her şeyi düzelten de insan değil mi? Peygamberler de, veliler de kahramanlarda insan. Tarihi yaratan, fertle yığın arasında ki anlaşmazlık. Hayatın kanunu tezat. Çatışmasız toplum beraber otlayan, beraber geviş getiren adsız bir sürü.
"Aydın okumak için okur. Kitaba kitap olduğu için pereştiş eder. Bulduğunu yükler hafızasına. Sindiremez, hayatına katamaz. Kendi kendini zehirler. Bu fetişist saygı zararlıdır, ama çok yaygındır da. Bu 'ebedî hastalığa' büyük adamlar daha çok tutulurlar. Düşünce ile doğrudan doğruya temas etmedikleri zaman kitaplarla beraber olmaktan hoşlanırlar. Zaten kitaplar da onlar için yazılmış değil mi? Büyük zekalar kîtabidirler. Ama bu, kîtabiliğin bir kusur olmasina mâni değildir. Kîtabilik zekadan çok hassasiyet için tehlikeli. Dâhi her okuduğuna temessül eder, kendi malı olur fikirler. Bir kucak odun küçük bir ateşi söndürür, büyük bir ateşi daha da canlandırır."
Proust yanılmıyor mu acaba? Tecessüsümüz yeni fetihlere, kanatlanırken, gündeliğe, bayağıya, alışılmışa takılıp kalan bir dikkat ne kadar zavallı. Okumak, iki ruh arasında âşıkane bir mülâkattır. Her yabancı intiba vuslatın büyüsünü bozar. İster güneş ışıldasın gök kubbede, ister duvarda bir petrol lambası yansın. Pencerede şakıyan kuşlardan bize ne. Reel olan tabiat, değil kitaplarda görülen rüyadır. Meçhule açılan bir kapıdır kitap. Meçhule, yani masala, esrara, sonsuza.
Proust'a dönelim: "Okumak başka, sohbet başka. Okurken başka bir düşünceyle temas halindeyiz, ama tek başımızayız, insan fikri bakımından çok güçlü. Konuşma, bu gücü dağıtır. Okurken sadece ilham alırız, kafamız dilediği gibi çalışır. Hem yalnızız, hem beraber. Bir nevi mucize..."