Ölüm korkusu değildi bu. Hayır. O korku yıllardan beri kendi içindeydi ve onunla yaşıyordu. Bir gece kötü bir rüyadan altüst olmuş bir halde uyanıp da ölümün kalıcı bir olasılık değil, anlık bir gerçeklik olduğunun bilincine vardığı andan itibaren kendi gölgesi üzerinde bir gölgeydi ölüm.
Evlilikteki büyük felaketlerin üstesinden gelmenin, her gün yaşanan ufak tefek sorunlarla uğraşmaktan daha kolay olduğunu zamanında öğrenmiş olsalardı hayat ikisi için de çok farklı olurdu.
Gençlik coşkusu gerilerde kalmış, kendisinin kaderci hümanizm olarak tanımladığı duruma geçmişti: "Her birey kendi ölümünün sahibidir ve yapılabileceğimiz tek şey vakti geldiğinde korkmadan ve acı çekmeden ölmesine yardım etmektir."
Juette'in Tutkusu 12. yüzyılda yaşamış gerçek bir tarihsel figür olan Juette (Jutta of Huy)’nin hayatını konu alır. Juette, küçük yaşta evlendirilen, ancak çok erken yaşta dul kalan bir kadındır. Eşini kaybettikten sonra toplumun dayattığı “yeniden evlilik” ve “normal kadınlık rolü”nü reddeder.
Bunun yerine kendini dine ve Tanrı’ya adar, ancak bu adanış klasik manastır yaşamı gibi değildir. Juette, radikal bir içsel yolculuğa çıkar; toplumsal normlara uymayan, bağımsız ve oldukça sıra dışı bir ruhsal hayat sürer. Özellikle yalnızlık, bedensel arınma, acı ve mistik deneyimler üzerinden Tanrı’ya ulaşmaya çalışır.
Kitap, onun etrafındaki erkek din adamlarının bakışıyla da ilerler; bu sayede Juette’in hem “azize” hem de “tehlikeli sapkın” olarak nasıl görüldüğü ortaya konur.
Juette, Orta Çağ Avrupa’sında (özellikle 12. yüzyıl Belçika/Huy bölgesi) yaşamış gerçek bir mistiktir. O dönem Hristiyan dünyasında, kadınların rolü çoğunlukla evlilik ve doğurganlıkla sınırlıydı ve manastır hayatı kadınlar için “izin verilen” en bağımsız alanlardan biriydi. Ancak bağımsız mistik deneyimler çoğu zaman “şüpheli” veya “tehlikeli” görülmekteydi. Bu bağlamda Juette, dönemin sınırlarını zorlayan bir figürdür. Özellikle kilise otoritesinin dışında gelişen kişisel mistisizm anlayışı, onun hayatını hem ilgi çekici hem de tartışmalı kılmaktadır.
Juette gerçekten güçlü bir kadın figürü. Özellikle dönemi düşünüldüğünde, kendi yolunu seçmesi ve toplumun dayattığı rolleri reddetmesi çok çarpıcı. Kitabın etkileyici tarafı, onu sadece “azize” gibi idealize etmemesi. Aksine, Juette’in acı, yalnızlık ve aşırılıklar içindeki karmaşık ruh halini de gösteriyor. Bu da onu daha insan, daha gerçek ve daha rahatsız edici derecede güçlü bir karakter yapıyor. Tarihi kişiliklere meraklı olanlara tavsiyemdir.