Nikos Kazancakis'in en bilinen eserlerinden olan Zorba, iki zıt yaşam biçimini çarpıcı bir şekilde karşı karşıya getirir. Düşünen, yazan, arayan bir anlatıcı ve yaşayan, hisseden, anın içinde var olan Zorba.
Roman, Girit’te bir maden işletmek üzere yola çıkan anlatıcının, yolda tanıştığı Zorba ile kurduğu ilişki üzerinden ilerliyor. Ancak bu, klasik anlamda bir olay örgüsü romanı değil. Aksine, yer yer kopukluk hissi veren, olaydan çok düşüncenin ön plana çıktığı bir metin. Bu da okuma sürecini zaman zaman zorlaştırıyor.
Benim için de kitap tam olarak bu noktada ikiye ayrıldı. Bir yanda, gerçekten etkileyici ve altı çizilesi fikirler; diğer yanda ise anlatımın dağınıklığı ve yeterli olmayan betimlemeler. Olayların nasıl geliştiğini yer yer takip etmek zorlaşırken, metnin ritmi de bu yüzden çoğu zaman kırılıyor.
Ama yine de Kazancakis, bazı düşünceleriyle insanı yakalıyor. Özellikle “insanın kendini kurtarmasının tek yolu başkalarını kurtarmaktır” fikri, romanın en çarpıcı noktalarından biri. Bu düşünceyi, Zorba’nın hayata yaklaşımında görürken, anlatıcının yazıya sığınan dünyasıyla güçlü bir tezat oluşturuyor.
Anlatıcı, düşünerek, yazarak, anlam arayarak var olmaya çalışan insanken; Zorba, düşünmeden, sorgulamadan değil ama “fazla düşünmeden”, yaşayarak var olan insandır. Bu ikilik, bana yer yer Zerdüşt’ü ve Nietzsche’nin düşünce dünyasını hatırlattı. Özellikle Zorba’nın dinle kurduğu mesafe, kurumsal inançlara karşı duruşu ve kendi hakikatini yaşama çabası, Nietzsche’nin bireysel özgürlük ve değer yaratımı fikriyle örtüşüyor.
Zorba’nın hayat felsefesi temelde “anı yaşamak” üzerine kurulu. Ama bu yüzeysel bir “carpe diem” anlayışı değil. Bu, bedeniyle, arzularıyla, hatalarıyla, tutkularıyla bütünüyle hayata atılan bir insanın tavrı. Özgürlük onun için bir fikir değil;