Thomas Wolfe'un Yalnızlığın Anatomisi kitabı, yazarın farklı dönemlerde kaleme aldığı öykülerden oluşuyor. Öykülerde yalnızlık, aidiyet arayışı, aile ilişkileri, zamanın geçişi ve insanın kendi iç dünyasıyla mücadelesi gibi temalar işleniyor. Yazarın dili yer yer yoğun ve şiirsel olsa da karakterlerin duygularını güçlü bir şekilde hissettirmeyi başarıyor.
Kitaptaki öyküleri genel olarak beğendim. Her biri farklı bir hikâye anlatsa da hepsinde ortak bir insanlık hâli ve duygusal derinlik bulunuyor. Özellikle karakterlerin iç dünyalarına yapılan yolculuklar, öykülerin etkisini artırıyor. Bazı metinler kısa olmasına rağmen okuduktan sonra uzun süre düşündüren bir etki bırakıyor.
Thomas Wolfe’u ilk kez okumama rağmen doğru bir başlangıç yaptığımı düşünüyorum. Sessiz ama güçlü anlatımıyla dikkat çeken Yalnızlığın Anatomisi, insan ruhunun karmaşıklığını ve yalnızlığın farklı yüzlerini görmek isteyenlerin ilgisini çekebilecek bir öykü derlemesi.
Rachel Yoder'in Gece Kancığı romanı, ilk bakışta doğum sonrası annelik bunalımını fantastik bir hikâyeyle anlatıyormuş gibi görünse de aslında çok daha derin bir metin. Romanın merkezinde, kariyerini ve bireyselliğini geride bırakıp tüm hayatını çocuğuna ve evine adayan bir kadın var. İsmi verilmeyen bu karakter zamanla kendi kimliğini kaybettiğini hissediyor ve bir süre sonra gerçekten bir köpeğe dönüştüğüne inanmaya başlıyor. Hikâye ilerledikçe gerçek ile metafor arasındaki sınırlar giderek bulanıklaşıyor.
Kitap benim için annelik hakkında olmaktan çok, toplumun kadınlardan bekledikleri hakkında bir romandı. Başkarakterin yaşadığı dönüşüm, bastırılmış öfkenin, yorgunluğun ve görülmeme hissinin dışavurumu gibi geldi. Özellikle kadınların "iyi anne", "iyi eş" ve "fedakâr insan" rollerine sıkıştığında kendi benliklerinden ne kadar uzaklaşabileceklerini çarpıcı bir şekilde gösteriyor.
Romanın yer yer rahatsız edici olmaktan çekinmiyor. Karakter zaman zaman sevimsiz, öfkeli ve kontrolsüz davranıyor. Yoder, anneliği idealize etmek yerine onun karanlık, yorucu ve çoğu zaman konuşulmayan taraflarını görünür kılıyor.
Tüm bu olumlu yanlara rağmen kitabı çok sevdiğimi söyleyemem. Anlatılmak istenenleri ve alt metnini anlasam da köpeğe dönüşüm metaforu benim için fazla baskın kaldı. Gerçekle hayal arasında gidip gelen anlatım, karakterin yaşadıklarını anlamamı kolaylaştırmak yerine zaman zaman hikâyeden uzaklaşmama neden oldu. Yapılan bu tercih anlatılanlara uyum sağlamamı zorlaştırdı.
Yine de Gece Kancığı, kadınlık, annelik, kimlik kaybı ve bastırılmış öfke üzerine düşündüren cesur bir roman. Benim için kusurlu ama ilginç bir okuma deneyimi oldu. Kitabı bitirdikten sonra verilmek istenen bir insanın kendi hayatında görünmez hâle gelmesinin ne kadar yıkıcı olabileceği olsa da,
Arthur Schnitzler 'in Ölmek adlı kısa romanı, hayatta çok az zamanı kaldığını öğrenen Felix ile sevgilisi Marie'nin ilişkisi üzerinden ilerliyor. Ölümün yaklaşmasıyla Felix'in korkuları, kıskançlıkları ve bencilliği giderek görünür hâle gelirken Marie ise sevgi, sadakat ve kendi hayatını yaşama isteği arasında sıkışıp kalıyor.
Kısacık bir kitap olmasına rağmen insan psikolojisini oldukça derine işliyor. Kitabı okurken asıl meselenin ölümden çok, ölüm karşısında insanların nasıl değiştiği olduğunu düşündüm. Marie'nin daha başlangıçta Felix'e söylediği sensiz yaşayamam, sen olmazsan bende ölürüm laflarını, Felix'in bir yerden sonra hakkı gibi görmesi ve Marie'nin ölümde onu yalnız bırakmasını istememesi büyük bir bencillik örneği benim için. Felix'in Marie'den kendisiyle birlikte "ölmesini" istemesi fiziksel bir ölümden ziyade, onun hayatına devam etmesini kabullenememesi olarak da görülebilir. Yazar, sevgi ile sahiplenme arasındaki ince çizgiyi oldukça rahatsız edici ama etkileyici bir şekilde gösteriyor.
Yazarın psikolojiye olan ilgisi metne de yansımış. Hatta Schnitzler'in yaşadığı dönemde Freud ile fikir benzerlikleri taşımış ve bu durum metinde görülmekte. Bu nedenle karakterlerin iç dünyası ve bilinçaltı çatışmaları hikâyenin önüne geçiyor.
Kısacık, hemen okunabilecek bir kitap olmasına rağmen uzun süre düşündüren eserlerden biri. Özellikle aşk, ölüm korkusu ve insanın bencilliği üzerine kafa yormayı sevenlere tavsiye ederim.
ÖlmekArthur Schnitzler · Dedalus Kitap · 2013655 okunma
Gemide Yer Yok susuzluğun ve kıtlığın hüküm sürdüğü, insanların hayatta kalabilmek için silahlandığı belirsiz bir gelecekte geçen etkileyici bir distopya. Ancak kitabın asıl gücü kurduğu dünyadan çok, bu dünyayı bize anlatma biçiminde yatıyor.
Roman, evinde yalnız olan bir adamın bir gün yaşlı bir kadını evine almasıyla başlıyor. Başlangıçta masum görünen bu yardım, zamanla adamın hayatını tamamen değiştiren bir sürece dönüşüyor. Yaşlı kadının kızı, torunları, sonrada damadı eve gelmeye başlıyor. Bir süre sonra evin sahibi olan adam, kendi evinde yabancılaşmış, hatta sığınmacı hâline gelmiş gibi hissediyor. Evin kontrolü yavaş yavaş elinden kayarken adamın hissettiklerinin dönüşümüne tanıklık ediyoruz.
Kitabı benim için özel kılan şey anlatım tarzıydı. Roman boyunca neredeyse hiç diyalog yok. Diğer karakterlerin ne söylediğini, ne düşündüğünü bilmiyoruz. Olayları yalnızca anlatıcının zihninden takip ediyoruz. Bu yüzden anlatılanların ne kadarının gerçek, ne kadarının anlatıcının yorumları ve varsayımları olduğunu hiçbir zaman tam olarak kestiremiyoruz. Bu belirsizlik romana ayrı bir gerilim katıyor.
Yazarın kurduğu distopik atmosfer oldukça başarılı. Dünyanın hangi zamanında ve nerede geçtiğini bilmiyoruz. Ancak kıtlık, güvensizlik ve insanların birbirlerine karşı duyduğu korku her satırda hissediliyor. Bu yönüyle kitap yalnızca bir felaket sonrası hikâyesi değil; insan doğasına, mülkiyet kavramına ve hayatta kalma içgüdüsüne dair bir sorgulama da sunuyor.
Kitap boyunca yapılan Nuh'un Gemisi göndermeleri de dikkat çekici. Nuh'un Gemisi normalde kurtuluşun simgesiyken burada "Gemide yer olmaması" fikri öne çıkıyor. Anlatıcı kendi yaşadıklarını değerlendirirken zaman zaman bu metafora başvuruyor. Bir yandan evine aldığı insanları kurtarmaya çalışırken, diğer yandan kendi
Jean-Christophe Grangé denince aklıma her zaman karanlık, rahatsız edici ve sürükleyici romanları geliyor. Yazarı çok seven ve tüm kitaplarını okumuş biri olarak Ben Şeytanın Oğluyum'u büyük bir merakla okudum ve tüm o kurmacalarının ardındaki insanı tanımak benim için oldukça etkileyici bir deneyim oldu.
Bu kitap bir roman değil; Grangé'nin çocukluğuna, ailesine ve özellikle de hayatında büyük bir boşluk olarak yer alan baba figürüne uzanan samimi bir öz yaşam anlatısı. Yazar, hiç tanımadığı babasının gölgesinde büyümesini, annesinin hayatını, aile geçmişinin karmaşıklığını ve tüm bunların kendi kimliğini nasıl şekillendirdiğini anlatıyor. Aynı zamanda yıllardır okurlarının sorduğu "Böyle karanlık hikâyeleri nasıl yazabiliyorsunuz?" sorusuna da dolaylı bir cevap veriyor.
Grangé'nin kendisi de bu kitabı bir tür hesaplaşma olarak tanımlıyor.
Kitapta beni en çok etkileyen şey anlatılan olaylardan çok anlatım biçimi oldu. Acı, öfke, merak ve hayal kırıklığı gibi duygular son derece doğal bir şekilde aktarılmış. Grangé'nin romanlarındaki o sürükleyici üslup burada da hissediliyor; sadece bu kez bir katilin ya da kurbanın değil, bizzat yazarın yaşamdaki izini sürüyoruz.
Açıkçası Grangé'yi çok sevdiğim için kitabı tarafsız değerlendirmem zor. Ancak yazarın eserlerini sevenlerin bu kitabı mutlaka okuması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü burada romanlarının arkasındaki zihni, korkularını ve çocukluğundan taşıdığı izleri görmek mümkün. Onun geçmişinin bu kadar çalkantılı olduğunu bilmiyordum ve kitabı bitirdiğimde eserlerine biraz daha farklı gözle bakmaya başladım.
Grangé'nin en iyi kitabı mı, emin değilim. Ama onu daha yakından tanımak isteyen okurlar için kesinlikle en özel kitaplarından biri. En azından benim için öyle.