Sayın valimizin öğretmenler gününde hediye olarak yolladığı bu kitabın adını bile duymamıştım. Hayatımın öyle bir döneminde geldi ki, kendi iç dünyamdaki karmaşayı çözmeme, bazı isimsiz duygularımı anlamama yardımcı oldu. Stefan Zweig Bir Kadının Yaşamından 24 Saat ve bu kitap hayatımda benzer olaylar yaşarken okuduğum kitaplardı. Beni resmen kendilerine çektiler. Ben gerçekten kitapların bir ruhu olduğuna ve her kitabı, farkında olmasakta en doğru zamanda okuduğumuza inanıyorum. Kitabın arkasında;
“İnsani değerlere en bağlı, en idealist kişilerin bile yakınlarını anlamakta nasıl yetersiz kalabileceğini, insan ilişkilerine sızan empati yoksunluğunu anlatıyor.” yazıyor.
Gerçekten de böyle. Taşradan bir doktor olarak çıkıp şehre yerleşen İza’nın babasının ölümünden sonra annesini yanına Budapeşte’deki evine götürmesiyle olaylar başlıyor. Anne çok geleneksel ve taşra kafasında olan bir kadınken, doktor kızı İza artık şehir hayatına ayak uydurmuş biri. İkisi arasındaki bu çatışmanın, iki karakterin hayatında nasıl etkilere sebep olduğunu okuyoruz. Zaman zaman İza’ya zaman zaman anneye hak vererek ikircikli duygular içerisine girdim. Bazı satırlardan sonra, annenin hissettiği o boşluk, o yük oluyorum hissi beni derinden sarstı. Öyle ki, kitabı kapatıp ağlamaya başladım. Taşradaki hayatında oldukça aktif olan yaşlı kadın, şehirde modern bir apartman dairesinin onu günden güne edilgen bir hale getirmesiyle, ‘insan yaşarken ölebilir mi?’ diye düşünmeye başlıyor. En çok etkilendiğim sahnelerden biri ise, yaşlı kadının tramvaya binip sabahtan akşama kadar, belli noktaya odaklanarak, gezmesiydi. Ne kadar etkilendiğimi dile getirmekte zorlandığım bir roman. Empat bir insan olduğumu zannediyordum. Kitabı okuyunca zaman zaman gözümü, kulağımı kapattığımı fark ederek içten içe