Neslihan T. profil resmi
Neslihan T. kapak resmi
hep böyleydim ne eksik ne fazla az bir şeydim azdım ama var oldum zorunluydum çünkü
217 okur puanı
29 Eyl 2018 tarihinde katıldı.
hep böyleydim ne eksik ne fazla az bir şeydim azdım ama var oldum zorunluydum çünkü
217 okur puanı
29 Eyl 2018 tarihinde katıldı.
  • Neslihan T. paylaştı.
    152 syf.
    ·2 günde·8/10
    Kendisini okutturan bir adam Orhan Kemal. Dili sade, çokça diyaloglara da yer vermiş. İşçileri, ağaları, patronları, muhasebecileri, pezevenkleri, orosbuları, Boşnakları, Kürtleri, Ermenileri, haksızlıkları, sömürüleri, zorlukları ve sefaleti tutup olduğu gibi gömmüş yazımlarına. Karakterlerinin her birini sokağın, fabrikanın, halkın diliyle konuşturmuş ve günün sonunda zannediyorum ki beni de sizlere konuşturtacak! Bu bağlamda 6 farklı kitabının ortak bir yorumlaması şekilinde bir yazı yazmayı planlıyorum ama elbette başladığım gayeyle aynı orantıda sonuçlandıramayacağımdan da emin gibiyim. Orhan Kemal’den, isyanından, kavgasından, zihnindekilerden, düşüncelerinden, hikayelerinden ve son olarak kendimden de bir şeyler katarak kitaplarının ardından bende kalanları yansıtmaya çalışacağım. Bakalım…

    İlk olarak hikayelerinin genelinde, bir kişinin etrafında dönen olayları ve oldukça savruk bir karakteri okuyoruz. Aramızda kalsın her bir hikâyesi ve olayı yazarın hayatından izler taşıyor, araştırdım. Hayat, kahramanımızı savurmuş öteden beriye beriden öteye, azcık da yıpratmış anlayacağınız. O ise mücadeleye devam etmiş ya da etmeye mi çalışmış demeliyim bilmiyorum. Ruhu darlanmış baktı ki olacak gibi değil tutuşmuş Allah’la kavgaya, o da sonuç vermemiş, yollanmış meyhanelere, açtırmış koca koca şişeleri, donattırmış az biraz masayı ve kafayı çekmiş günlerce. Bu satırları kat ederken çoğu zaman okurun hissiyatına bir boş vermişlik çöküyor. Hoş okur da biliyor aslında kahramanının içine attığını, ama fazla ses etmiyor, bir zaman sonra alışıyor o dünyaya, eli kolu bağlanıyor ve susuyor çünkü susması gerektiğini biliyor. Sahiden biz okurlar, kahramanından farklı mıdır? Oysa bizler de kahramanın içindeki bir isyan parçası değil miyiz? Her isyan gibi doğru zamanı veya isyanın kendi içinde yok olmasını beklemiyor mu? Yok olmak derken, ilkin parçalarına ayrılıp vücuda yayılacak, biraz gözü seğirtecek, biraz eli titretecek, icabında biraz da kan tükürtecek.

    Orhan Kemal’in okuduğum iki kitabı kısa hikayelerden oluşuyor. Diğer üç kitabın gidişatı ise kendi hayat öyküsünden izler taşımakla beraber bir bütüne doğru yol almaktadır. Geriye kalan son kitap ise Hanımın Çiftliği’dir ki çoğumuz az çok biliyoruz; romanıdır. Hikayeleri genellikle işçiyi, çalışma şartlarını, patron baskısını, sömürüyü ve kaypak kişilikleri konu edinir. Yazım üslubu çoğu zaman Maksim Gorki’yi anımsatır, az biraz Çehov’u, çok az da Aziz Nesin’i. Gidişat en başından belli olduğu için tahmin edilebilir bir yapısı da var lakin başarısı da bu noktadadır ki sıkmadan okutturuyor ve içine çekiyor. Okur odaklanma kaygısına düşmüyor.

    Kitap okumak, bir bakıma zaman makinesinde yolculuk etmeye benzer. Koltuğa oturulur, ışıklar yakılır, kemer bağlanır, baş köşeye dumanı tütmekte olan bir kahve ve gidilecek yerin soğuk olma ihtimaline karşılık bir de örtü… Yavaş yavaş geçmişe veya geleceğe doğru yol alınır, sayfaları çevirdikçe çevredeki cisimlerin sünerek, seslerinse boğularak yok olduğu fark edilir.

    Benim varış istasyonumla şu an bulunduğumun arası yüz yıl eder. Ford otomobillerinin yeni yeni varlığını hissettirdiği, fabrikaların gece gündüz duman pompaladığı, işçilerin canlarından olduğu, şalvarlı ağaların kulüplerde para ezdiği, yokluğun, sefaletin, iliklere kadar işlediği bir zaman dilimiyle şimdiki zaman arası yüz yıl eder. Yokluk toplumuyla tüketim toplumu arası yine yüz yıl eder fakat yokluktan kan tükürenlerle, tüketim toplumunda açlıktan ölenlerin arası ise hiç yıl eder…

    Yokluk istasyonunda durumlar vahim. İnsanlar göç ediyor kimi hayallerle, hem de aile özlemlerini sineye çekerek. Hayalleri yerle yeksan eden salt bir gerçek, göç olunan yerlerde kaya gibi önlerinde duruyor. Aynı umutlarla ayrıldıkları yerlere geri dönüşler... fakat varış yerleri de bıraktıkları gibi değil. Hikayelerin çerçevesi göçler ve hayallerle çevrili iken içiyse yokluk ve sefaletle dolu. Siyasi baskıyla başka bir ülkeye göç etmek zorunda kalan bir babanın en büyük oğlu olan kahramanımızın, hayat nehrinde sürüklenişi aslında hikâyenin başlangıcını oluşturuyor. Bir şekilde iş tutması, eve ekmek götürmesi gerekir çünkü kahramanın babası hasta, kardeşleri ise daha çok küçüktür. Öte yandan sinelere çekilen umutlar, hayaller ve sevgililer… Bir de okulu vardır ama ekmek okuldan önce gelemez ya! İsyan bayrağı göndere çekilir.

    Yolculuk bir zaman sonra boğar okuru ve geri dönüş kaçınılmaz olur. İç sıkıntılarla dönüş yolculuğu başlar. Acı bir yaşanmışlıkla varılır ilk istasyona, süne süne geri gelir cisimler, eşyalar… Sesler duyulur, karanlık dağılır ve uyanışın sesi tekrardan dolar istasyonun en ücra köşelerine.

    Şimdiyse okur için daha kısa vadeli bir yolculuk gereklidir artık. Kahramanın yaşanmışlığı, kendi yaşanmışlığını diriltir. Toprağı sarsa sarsa bir çocuk yattığı yerden ayağa kalkar ve okur bu çocuğu izlemeye koyulur, kendinden bütünüyle bağımsızmışçasına…
  • Ben değilsem, kim? Şimdi değilse, ne zaman?
    Emma Watson

    Bazı farkındalıkları yaratmanın herkesin görevi olduğunu düşünüyorum.
    Kadın-Erkek fark etmiyor. Feminizm sadece kadınlar için ortaya çıkmış bir fikir akımı değildir. Feminizm, hepimiz için cinsiyet eşitliğinin bütün ülkelerde uygulanmasını sağlamak amacıyla vardır. Öncelik ve baş sebep olarak elbette kadınlar üzerinden yola çıkılmıştır, çünkü ataerkil toplum yapısına sahip olduğumuzdan ve bunun tüm dünyaya yayılmış bir sorun olmasından dolayıdır.
    Amacımız ezilen, ezilmeyen bütün kadınlara ses olup, sahip olduğumuz hakları almaktır.

    Bakın, bizler dilenci değiliz. Sizlerden yahut erkeklerden ekstra bir hak talep etmiyoruz. Zaten olan hakkımızı istiyoruz! Bu uğurda amacından sapan, içini kinle dolduran topluluklar elbette olacaktır. Bunun önüne geçemeyiz. Fakat bu düşünce akımı sadece kadınlar için değildir. Aslında kadın-erkek eşitliğini savunan herkes FEMİNİSTTİR. Öncelikle bunu bir kabul ederek okumaya başlayalım.

    Fakat şu an öyle bir hal aldık ki feminizm kelimesi insanlara iğrenç geliyor. Bazen yorumlarda görüyorum “ben de kadın-erkek eşitliğini savunuyorum ama feminist değilim.” Neden feminist değilsin?
    Feminizm zaten eşitlik demektir. Bu amaç uğrunda çıkmıştır. Peki sen neden feminist olmuyorsun?

    Bizler erkeklerden nefret etmiyoruz, onlardan kendimizi üstün görmüyoruz. Feminizm zamanla belirli kollara ayrılmış ve böyle katı düşüncelere sahip kadınlar da olmuştur. Onları da zaten kadın-erkek eşitliğini istemeyen ataerkil toplumdan sayıyorum. Benim için bu da ırkçılığın farklı bir boyut almış halidir.

    İnsanlar artık bu kelimeden çekiniyor. Hele bazı kadınlar feminist olduklarını söylerlerse erkeklerin gözünde kötü gözükeceklerini düşünüyorlar. Toplumda dışlanacaklarına inanıyorlar. Kadın-Erkek eşitliğini istemek sizler için iğrenç midir? İçten içe bunu savunurken “feminist misin?” sorusuna “asla” cevabı vermek nedendir?

    Neden aynı üniversiteden mezun ve aynı diplomaya sahip bir erkekle aynı maaşı almayalım? Neden cinsel haklar konusunda erkekler normal karşılanıyorken kadınlara ayıp olsun? Neden siyaset erkeklerin işi olarak görülsün ve kadınlar beceremez diye aşağılansın?
    Neden eşit şartlarda çalışan eşlerin akşam eve geldiğinde yemek ve temizlik görevi sadece kadına aitmiş gibi davranılsın?

    Biz bu algı kadınlar için kırılsın isterken aslında erkekler için üzerlerinde olan yükü almaya çalışıyoruz. Hadi bir farkına varalım. Kadınlardan değil de erkeklerden konuşalım.

    Sizler yıllarca erkeğin maaşı eşinden yüksek olmalıdır gibi bir toplum baskısına maruz kalmadınız mı? Çocuklarınıza kadın ile eşdeğer ebeveynlik yapmak büyüklerinizce ayıp karşılanmadı mı? Hesabı erkek adam öder düşünce yapısı yüzünden ilişkiler sırtınıza kambur olmadı mı? Ağlamanın bile utanç olarak görülmesinden yorulmadınız mı? Erkekler kadınları korumalıdır diye bastırılmadınız mı? Eşinizden izin almadan hareket etmeyip, ona saygı duyarken arkadaşlarınız tarafından hanımcı diye dalga geçilmedi mi?
    Bizler biriz, tamız. Bize yapılan aslında size de yapılandır.

    Eşitlik diyoruz çünkü aynı hayatı yaşıyoruz. Aynı sorumluluklara sahip olalım, aynı hakları paylaşalım istiyoruz.

    Gel buluşalım ve hesabı ben ödeyeyim. Bundan neden utanıyorsun?
    Sen evde çocuklarına bak, eşin(kadın) işe gitsin ve para getirsin, bu neden zoruna gidiyor? Toplumun geneli olarak bu baskıyı kırarsak hepimizin rahatlayacağını söylüyorum ama sen bana feminist değilim diyorsun ve üstüne üstlük dalga geçiyor, bunu marjinal olarak görüyorsun!
    Ama biz farklı olmak istemiyoruz, aksine aynı olmak istiyoruz!

    Sana şu an ağlayarak kendi yaşadığım sıkıntıları ve genel kadın sorunlarını yazmayacağım. Sen zaten bunu çok iyi biliyorsun, onlardan kaçmaya çalışsan da görüyorsun. Sana şu an hepimizin sıkıntılarını yazıyorum. Bunun artık kaçabileceğin, görmezden gelebileceğin bir durum olmadığını söylüyorum.

    Ne zaman bunun ikimizin de sorunu olduğunun farkına varacaksın? Ne zaman beni anne olarak görmekten vazgeçip sadece insan olduğumu hatırlayacaksın? Ya da ne zaman kadınlar, erkeği belirli kalıplar içine sokmaktan vazgeçeceksiniz?

    Ben toplumsal olan bu sorunu fark edip sorgulayan kadınlar görmekten ziyade, birlikte hareket edebilen erkekler ve kadınlar görmek istiyorum. Bu sadece kendi sorunlarını fark etmenle olmamalı. Bencil olma. Senin yaşamaman bunların yaşanmadığı anlamına gelmiyor. Şiddet gören bir kadına “ben olsam 1 dakika durmazdım,” deme. Anlamaya çalış, empati yap.

    Mücadelemiz sadece ataerkil erkeklerle değil. Ataerkil düzene inanan kadınlar ve ataerkil erkeklerledir. Mücadelemiz cinsiyet ayrımı yapmaksızın herkesledir. Sadece kadınların hakkını aramıyoruz. Tüm düzende eşitlik, hak, adalet istiyoruz.
    Feminizm tüm dünyanındır. Sadece Türkiye’nin değil. Ama bizim ülkemizde çok yanlış tanınmıştır. Bununla dalga geçen, yanlış aktaran birçok insan olmuştur. Tabi feministliğin özünü anlamadan sadece ben feministim deyip konuşanlar da buna alt yapı sağlamıştır.

    Ortalıkta sürekli kadınlar şöyledir, kadınlar böyledir, onlar çiçektir, melektir, anne adayıdır gibi yaklaşımlarla dolaşan birçok kadın var. Bunu da yanlış buluyorum. Sen anneysen o da baba. Beni diğerlerinden ayırma, yüceltme! Kendini de insanlar seni kadın olduğun için sevmek, yardım etmek zorundaymış gibi acındırma. Sen dilenci değilsin. Olan hakkını arıyorsun! Yalvarmıyorsun, sadece mücadele ediyorsun unutma!

    Sana koca bulamadığın için feminist olmuşsun muamelesi yapmalarına izin verme. “Feministler çirkin kadınlardan oluşur,” kalıbına ise hiç aldırma. Feminist olduğunu söyleyince ibne muamelesi gören erkek arkadaşlarım ise asıl feminist olmalarının neden gerektiğini iyice anlayacaklarını düşünüyorum.

    Erkeğin yeteneğiyle kadının yeteneğinin farklı olmasının cinsiyetle bir alakası yoktur. Hepimizin becerileri birbirinden farklıdır. Bu seninle belli olur. Bir kadın erkekten daha kaslı da görülebilir.

    Yetiştirilmemiz çok önemli. Bir ebeveynsen erkek çocuğuna “erkek adamsın, yaparsın!” deme! Kız çocuğun aynısını yapamaz mı sanıyorsun? Bazı kalıplar beynimize çocukken aşılanıyor. Şimdiki yetişkinler belki bunun farkına varamayacak. Ama sen! Sen, çocuklarına bunu öğretebilir, geleceğe güzel bir nesil miras bırakabilirsin.

    8 Mart Dünya Kadınlar günüymüş. Bu günün anlamının gerçekte ne olduğunu biliyor musun? Ölen işçi kadınların hatırlanması, geleceğin bu uğurda kayıplar yaşamaması, düzelmesi ve her sene bir öncekine dönüp bakınca neler değişmiş anlaşılması için var. Kapitalist düzenin burjuva kadınlara hizmet etmesi için değil. Bana çiçek alma. Kadınlar günüm yok benim. Hepimizin günü yok. Pırlanta istemiyorum, kolye istemiyorum. Ya da o gün kadınlar için düzenlenen etkinlikler hiç istemiyorum. 8 Mart için sitede düzenlenen kadın yazarlar okuma etkinliği var. Şimdi git ve bu konuda farkındalık yaratmış erkek bir yazarla o etkinliğe katıl.

    Ünlü markalar bu gün için feminist temalı ürünler çıkarıyor. Fiyatları dudak uçuklatan cinsten. Ayşe teyzemin feminist olmaya hakkı yok mu? Reklamınız sadece belirli konumda olan kadınlara mı?
    Bu kapitalist düzen feminizmin yanlış tanınmasına sebep oluyor. Feminizm bu değildir. Şampuan reklamlarındaki kusursuz kızlar değil! Bunu artık sığ ve boş insanların eline bıraktınız ve olay sadece kadın düşmanlığına dönüştü. He bir de olayı yanlış anlayıp erkek düşmanlığı yaratan kadınlar da dahil.

    Ben senin düşmanın değilim, senim.. Biriz, aynıyız. Bana sırtını dönme ve beni anla. Kadın- Erkek eşitliğine inanan hepimiz aslında FEMİNİSTİZ, unutma.
  • Neslihan T. paylaştı.
    Yer: Türkiye’de herhangi bir ev.

    “Aç şu televizyonu da şu haberlere bir bakalım. Dünyada, ülkemizde neler olup bitmiş öğrenelim.”
    “İyi akşamlar. Ana haber bülteni ile karşınızdayız. Bugün yine erkeğe şiddet haberleri ile gündem sarsıldı. İki erkek, karıları tarafından sokak ortasında vurularak öldürüldü. Erkeğe şiddet günden gü…”
    “Kapat, kapat şu haberleri. İki haber dinleyelim dedik yine bunlar. Sıktı bu erkeğe şiddet haberleri.”
    “…”
    “Sana diyorum lan, kapat şunu. Değiştir kanalı.”
    “Peki, dur vurma. Değiştiriyorum.”

    Yer: Haberlerdeki erkeği öldüren kadının, arkadaşları ile konuştuğu meyhane.

    “Babam, herifim olsun vurucam o adamı. Ne demek ulan ‘senden boşanıyorum’. Sen kimsin de beni boşuyorsun? Var mı lan öyle boşanmak!”
    “Haklısın abla. Ben de olsam, ben de vururum.”
    “Görürsünüz lan. Ana haber bültenine çıkartıcam onu. İki kurşun sıktım mı, boşanma falan kalmaz!”
    “Haklısın ablacım. Hadi içelim.”

    xxx

    Yer: Türkiye’de herhangi bir başka ev.

    “Evet, bugün siyasi gündem de yine Erdoğan-Kılıçdaroğlu atışması vardı. Ülke gündemine oturan bir başka konu ise töre cinayetine kurban giden genç adam oldu.”
    “Hay Allah’ım. Hangi kanalı açsak, erkeğe şiddet haberleri. Kalk lan, topla şu sofrayı! İştahım kaçtı. Ne var yani, karısı değil mi? Döver deee, sever deee! Töre de önemli! Kim bilir neler yaptı da öldürdüler. Genç adam dediğin evinde oturur. Kır dizini, otur evinde.”

    Yer: Töre cinayetine giden erkeğin evi.

    “Töremiz budur gızım! Gardaşını vurmak sana düşer! Sevdiği gadına değil bizim istediğimize varacaktı. Töreye garşı geldi. Cezası ölümdür. Eğer duraksarsan, silahın geri deper! Vuracaksın gardaşını, sileceksin alnımıza sürülen bu gara lekeyi!”

    xxx

    Yer: Türkiye’de bir kahvehane.

    “Naciye Abla, okudun mu gasteyi?”
    “Yok okumadım, ne oldu yine?”
    “Yine bir erkeğe taciz haberi.”
    “Ederler ablacım, ederler. O saatte, o erkeğin dışarda işi neymiş! Taciz de ederler, ırzına da geçerler, öldürürler de!”
    “Ah be ablacım. Bazen benim bile saldırasım geliyor valla, minibüse bir biniyorlar. Valla yani namuslu bir kadını bile baştan çıkartırlar bu erkekler.”
    “Tabii kızım. Erkek köpek kuyruk sallamazsa, dişi köpek yanaşır mı hiç?”

    Yer: Taciz edilen erkeğin, evine yürüdüğü yol.

    “Vay babam vay! Hepsi senin mi oğlum?”
    “…”
    “Vay ürktü erkek kuş! Ürkme be babam! Yemeyiz seni, bu saatte dışarda olduğuna göre sen de arayıştasın demektir.”
    “Abla, polis geliyor, kaçalım!”

    xxx

    Yer: Türkiye’de başka bir ev, bir toplantının ortası.

    “Olur mu yav azizim! Berdel de neymiş! Ne kadar banal şeyler bunlar! Hala berdel diye bir şey mi var ülkemizde?
    “Var maalesef var! Bunlar bu ülkenin gerçekleri, gerçeklere ardımızı mı döneceğiz?”
    “Yav azizim, bütün iyimserliğimi götürdün yine bu haberlerinle! Felaket tellalı gibisin! Bizler okumuş, aydın insanlar olarak bunları defalarca anlattık, anlatmadık mı? Kitap bile yazdım bu konuda! İşin kaymağını yemişim gibi davrandılar! Bizim milletimiz böyle!”
    “Tamam da muhterem beyefendi, zaten kaymağını yediniz işin! Herkesin bildiği şeyleri tekrarlamadınız mı? Ne çözüm getirdiniz ki bu konulara?”
    “Olur mu yav? Ben ki bu işin uzmanı bir insanım! Yıllarca okudum, araştırdım bu konuları! Çözüm içimizde demedik mi? Demek ki çözümü sunmuşum! Cevheri çıkartmak milletin elinde! Ne yapsaydım yani? Gidip onlarla mı yaşasaydım daha iyi bir eser ortaya koymak için? Hayatında kitap yazmamış adam bizi eleştiriyor. Bu ne banallık!”
    “Muhterem beyefendi, siz eleştirilmek için illa kitap yazılması gerektiğini mi düşünüyorsunuz? Allah’tan jokey olmamışsınız!”
    “Neden böyle dedin yav azizim?”
    “Maazallah jokey olmak isteseydiniz önce at olmaya kalkışırdınız da ondan! Hayatımda sizin kadar saçma sapan değerlendirmeler yapan insan görmedim.”
    “Ben öyle mi demek istedim yav azizim?”
    “Bırakın bu azizim ayaklarını da, sıktı artık. Sizin her zamanki geri viteslerinizden de sıkıldı artık bu millet. Yazdığınız kitabın 500 sayfa olmasıyla da övünüyorsunuz. Yarısı kopyala yapıştır gibi oradan buradan alınan bilgiler değil mi? Sizler erkeğe şiddet konusunda ne gibi çözümler üretebildiniz? Her şeyiniz birilerinin kopyası veya çakması! Bu ülkenin hiçbir değerine sahip çıkamadığınız gibi, hiçbir sorununa da çözüm bulamıyorsunuz! Çakma aydınlar!”

    Yer: Berdelin yaşandığı herhangi bir ev.
    “Vallah Fato Hanımağa, oğluma karşılık oğlun. İkimiz için de kazançlı bir durum bu.”
    “Haklısın Zeyno Hanımağam, bizim kan davamız yoktur hiç değilse. Karşı köyün kan davalılarından biri kan parası yerine oğullarını vermişler.”
    “Senin oğlandan inşallah bir sorun çıkmaz, üniversite okuyacam falan diyordu.”
    “Çıkmaz, çıkmaz. Benim sözüm kanun gibidir. Çıkamaz sözümden. Yoksa başına gelecekleri bilir. Ablası vurur onu.”
    “Eee, desene çifte düğün yakın o zaman!”
    “Yakındır hanımağam yakın.”


    Nasıl? Yabancı gelmedi değil mi kulağa bu yazılanlar? Şiddet, ölüm, taciz, berdel… Tek bir farkla, erkeklere bunlar yapılsaydı nasıl olurdu diye tersine düşünüp yazdım bunları. Ama erkekler böyle haberlere konu olmuyor, kadınlar oluyor. Bizi doğuran, yetiştiren, eğiten kadınlar. Demek ki kusur bizde, insanlarda. Biz erkekler olarak kendimizi yetiştirememişiz, hâlâ daha kadınlarımıza düzgün davranmayı beceremiyoruz. Kadınlarımıza da kendilerini yetiştirme, haklarını savunma konusunda çok iş düşüyor. Hep beraber, kadın-erkek, hiç kimsenin şiddet görmediği, öldürülmediği, hayvan gibi takas edilmediği, parayla alınıp satılmadığı bir toplum hayal etmek çok mu zor? Sanırım benimkisi sadece bir hayal. Ama insan da hayal etmeden bir şeyler başarabilir mi?
  • 85 syf.
    Peride Celal, Erendiz Atasü, Nezihe Meriç ve Müge İplikçi’den sonra şimdiki durağım Nursel Duruel.

    Başlamış olduğum yolda saydığım isimler arasında beni en çok etkileyen isim ve kitap kesin olarak söylüyorum ki Geyikler, Annem ve Almanya oldu!

    Kitap çok çok yalın ve akıcı bir dile sahip. Belki de bu cümleyi duymaktan sıkıldınız fakat yazarın kullanmış olduğu dilin kitap için önemli olduğunu düşünüyorum. Kurguya ve yaratılan kahramanlara göre elbette bu durum değişiklik gösterebilir. Ama Duruel öykülerinde oluşturduğu usta kurgunun arkasında akıcı bir dil sunmuş bizlere. Onu tamamen, sıkılmadan anlamak da yemeğin üzerine eklenen baharatlar gibi mükemmel bir tat vermiş.

    Yazar sanırım öykülerinde kadınları ön plana çıkarmayı seviyor. En azından bu kitap için rahatça söyleyebilirim ki başroller daima kadınlardan oluşmuş. Güçlü durmaya çalışan ama aslında bir çocuk kadar ürkek kalbi olan kadınlar. Kendi kimlik arayışlarında kaybolmuş, baba, elalem ne der, koca gibi çemberler arasında hapsolmuş kadınlar.

    Duruel öykülerde bireysel tahlillere önem vermiş, yaşanılan o içsel yolculuğu okuyanlara da yaşatmıştır.
    Kahramanın duyguları, bir insanın dünyasının aslında nasıl olduğu, acı mı çekiyor, onu kimse anlamıyor mu, bastırılıyor mu, susmak zorunda mı kalıyor, hepsini okudukça tek tek hissedebiliyorsunuz.

    Tabi bu içsel yolculuklarda dönemin toplumsal sorunları es geçilmemiş. Yaşanılan aile çatışmaları, yoksulluk, Almanya’da çalışan işçi bir baba, köylerden kente göç, ezilen ve aldatılan kadınlar, ekonomik çöküşler.

    8 öyküyü de öyle benimsiyoruz ki aslında her biri bizlerin hayatından kesitler. Ya kendimiz yaşıyoruz, ya annelerimiz ya da eşimiz, dostumuz...

    “Nereye” isimli öyküsünde, babası ölen bir ailenin bir araya gelmesiyle başlıyor her şey. Daha sonra ise kente göç eden o ailenin yeni ortamlarına nasıl yabancı kaldığı sunulmuş.

    Öyküde, Aytaç(kahraman kadın, gelin) o kocaman ailenin tüm derdini, yemeğini, temizliğini üzerine almış, ama kendisinin o aile içinde en ufak bir söz hakkına sahip olmadığını bir süre sonra kavramaya başlamış.

    Bir akşam aile evinde olan alkol masası sonrası Aytaç dayanamamış ve;

    “Yıllardır geliriz sizlere, her yaz döneriz. Niye geliriz? Bir zamanlar ailedir diye düşünüyordum. Nedir ki aile? Sorarım sizlere nedir bir aile? Biz niye geliyoruz buraya? Sizi çok sevdiğimizden, çok özlediğimizden mi? Siz bizi ne kadar seviyorsanız biz de sizi o kadar seviyoruz. Buraya gelip türlü çeşitli nutuklar dinlemeye katlanmamız nedendir? Niye biz biz deyip duruyorum? Yusuf’la (Aytaç’ın eşi) ben, biz miyiz? Hele sizle ben biz miyiz? Biz olmak, karşı çıkacağın yerlerde susmakta, açıklamalar getirmekten kaçınmakta mı birleşmektir? Burada, buradaki ilişkilere, kentte oradakilere ayak uydurmak mıdır biz olmak, hiç soru sormadan. Kocamın, sizlerin, arkadaşlarımın, amirlerimin, büyüklerimin isteklerine uygun davranmaya özen gösteren ben ve benim gibiler mi birleşip biz oluyoruz? Üstelik isteyenler, şu şöyle olsun, bu böyle diyenler istediklerini gerçekten kendileri mi istiyorlar? Neye göre istiyorlar? Niye hep aynı şeyleri istiyorlar? Ben kayıbım... kayboldum... kayboldum...”

    “Yusuf parmağını karısının yutağına daldırdı, yuttuğu denizi, bütün geçmişi, yutup da bir kez olsun kurcalamadığı bütün bir yaşamı kusmasına yardım etti. Avuç avuç su çarptı suratına. Aytaç kendine gelir gibi olunca Yusuf’un hüzünden boşalmış gözlerini gördü. “Bu derece mutsuz olduğunu bilmiyordum,” diyordu Yusuf.”


    İşte her zaman hepimiz için geçerli değil midir bu? Söz konusu mutsuzluk olunca erkeği kadını fark etmiyor. Konuşulmadan kalanlar, konuşulmadığı için yok sayılıyorlar.

    “03 Nöbeti” var bir de.
    Aynı an da hem okuyan hem çalışan bir genç kızı anlatıyor. Saliha Santral görevlisidir. Geceleri uyumaksızın gelen telefonlara bakar, konuşur. Her gece kendi cinsel dürtülerini bastıramamış erkeklerin telefonlarından da nasibini alır. Oysa Saliha’nın tek derdi ise okuyup güzel bir meslek sahibi olabilmek.

    “Hayır, hayır haksızlık bu, her şeyi inkar bu. Ben, bana da zaman bırakacak, beni bir anten parçasına, bir fişe dönüştürmeyecek bir iş sahibi olmak için okumak istiyorum. Şu yeryüzünde, bırak yeryüzünü kendi ülkemde kendi çevremde olup bitenleri kavrayamıyorum. Yarı yerim aydınlıkta, yarı yerim karanlıkta. Kendimi bile yererince ölçüp biçemiyorum. İşte bu yüzden okumak istiyorum.”

    Duruel, öykülerinde dramdan beslenmiş. Ama bunu boğacak, can sıkacak bir hal yaratmadan yazmış. Gerçekten bayıldım. Kendisi Sait Faik öykü ödülü de almış bu kitabıyla. Ne diyim eğer okuyan biri olursa büyük keyif alacaktır. Şimdiden iyi okumalar diliyorum.
  • 168 syf.
    Kitabın yazarı da aramızda; https://1000kitap.com/yesimteke

    “Baştan söyleyeyim bu bir reklam ya da arkadaş kayırması değildir!”

    Aziz’in Arkadaşı..

    Yazarın bir edebiyat geçmişi olduğu tartışmasız çok belli. Gerek Instagram hesabından gerekse özelde yaptığımız sohbetler doğrultusunda resim ile ilgilendiğini de gördüm ve eminim kitabı yazarken bu onun için çok büyük bir artı olmuştur.

    Yeşim’in hayal gücü gerçekten sağlam. Kelimelerle öyle bir oynuyor ki, cümlelerini gidişata göre yönlendirmektense, satırları okuyana olabildiğince hissettirmeye çalışmış. Sizlere benim için bunu başardığını söyleyebilirim. Aralara bir de şiirler serpiştirmiş, onlar da benim için farklı ve güzeldi.

    Fakat söylemeden edemeyeceğim bir şey var ki bence bunun dozunu iyi ayarlamak gerekiyor. Çünkü bazen bir kelime üzerine o kadar fazla betimleme yapılması, okuyanı hem boğabiliyor hem de cümlelerin arasında kaybolmasını sağlıyor. Defalarca paragrafı okumaya baştan başladığımı hatırlıyorum.

    Kitabın konusu ise çoğunluğa oldukça uzak gelecektir. Neden böyle diyorum çünkü kalıplar arasında çok fazla sıkışıyoruz. Ne kadar aydın, kitap okuyan, açık fikirli bir insan olduğumuzu düşünsek de bu kadın-kadın veya erkek-erkek ilişkilerine şahit olunduğunda çoğu kişi bağnaz fikirlere bürünüyor. Bunun önüne geçebilmek de oldukça zor görünüyor.

    Yeşim ilk kitabı olmasına rağmen asla toplumdan çekinmemiş. Her insana hitap edebilecek, ticari kaygı güden bir kitap ortaya çıkartmamış. Ben gerçekten takdir ettim. İnsanlar dışardan baktığında bu kitabın bir kadının başka kadına aşık olduğu konusunu belki anlayamaz. Ama linç kültürümüz gereği daha sonrasında yazarımız çok değişik yorumlara da maruz kalmış olabilir.

    Aslında ortada gerçekten çok güzel bir aşk anlatılmış. Tabi okuyan arkadaşlardan rica ediyorum yazarın ilk kitabı olduğunu unutmadan okumalıyız. Kalkıp yazar üstünden başka bir yazar veya kitap ile kıyaslamak hiç doğru olmaz. Ben de bu bir yeni yazar ve ilk kitap diyerek okumaya başladım. Eğer çok bilgili, önyargılı ve eleştirel bir kafada okumaya otursaydım kitabı bitirebilir miydim bilmiyorum.

    Yeşim için bir sonraki kitabı açısından umarım bu yazdıklarım değerli oluyordur. Benim açımdan çok akıcı bir dil ile yazılmış, Türkçesi de gayet güzeldi. Noktalama işaretleri konusunda da hiç problem yaşamadım. Virgüllere boğmamış mesela beni...
    Tek sıkıntı çok estetik dursun istemiş. Çok fazla imgeler, betimlemeler... Ama bunun sebebinin de o yaşadığı aşkın tamamen hissedilmesini istediği için olabilir diye düşünüyorum.


    Melodi ve Mayda. Kahramanlarımız bunlar. İki kadın. Kitap Melodi ağzından yazılıyor.

    Mesela iki kadının ilk göz göze geldiği andan bir alıntı paylaşmak istiyorum;

    “İlk gördüğüm, açık kahverengi küçük gözleri. O kadar açık ki sanki bebeklerinden güneş doğacak ve birazdan tüm evren aynı aydınlıkta nefes alıp verecek. Avuç içine alınmayı bekleyen masum bir çenesi var. Çenesinden okşayarak yukarı çıkmak istediğim, hatta günlerce elimi oradan hiç almak istemeyeceğim yanakları, nasıl diğer tüm organlarına rağmen en güzeli olmayı başardı anlamaya çalışıyorum. Burnunun iki deliği kimsesiz çocuklar için yuva gibi kutsal. Dudakları, bir ressamın doğaçlama çizdiği en harika tablo gibi. Karşımda duran bu tabloyu izlerken bile onunla sevişebilirdim. Bana doğru uzattığı küçük eli, dokunsalar ağlayacak bir annenin yüreği kadar sıcaktı. Saliseler arasında onlarca ülkeyi gezdim gülüşünde...”

    Yağmur altında ıslanan kadını bizlere tasvir etmesi;

    “Islak elbisesi, saten beyaz bir çarşaf gibi gerilmişti yatak gibi duran bedenine. Göbek deliğini görebiliyordum. Hayatımda ilk defa bir göbek deliğinin içine düşmek istedim Aziz. Kafamı bir soksam, gerisi kolaydı sanki. Süzüle süzüle, sanki bir balıkmışım gibi içeriye doğru yüzerdim. Acaba göbek deliğinin içinde ne vardı? Çıktığım yol nereye varırdı? Belki de dosdoğru karnına, oradan da midesine gidiyordu yol. Önemli olan yol değil, yolda başıma geleceklerdi. Karnında bir müddet mola verebilirdim. İçeriden hafif hafif karnını okşar, onun bebeği bile olurdum. Fakat Azizim ben Mayda’yı nasıl tekmeleyebilirim ki? Ben onun uslu ve üşengeç bebeği olurdum hiç şüphesiz. Beni doğurmak isterse, içeriden ayrılmanın korkusu ile mola yerinden hızlı bir sıçrayış yapar, midesine kadar ulaşırdım. Midesinde bir kurt gibi dolaşırken, Mayda’da acıkma hissi yaratırdım. Isırdığı elma, içtiği şarap, çikolatası bana ulaştığında mutluluktan delirir, onun damağının, yemek borusunun ve dayanılmaz gözüken ağzının değdiği her lezzetten gururlanır onları bir de ben tadardım. Tabi bir süre sonra Mayda’nın iştahlı bir kadına dönüşmesi büyük ihtimal olurdu.”

    Yeşim kitabı sanki olmayan biriyle konuşuyormuş gibi yazmış. Bir nevi günlük. Aziz oradan geliyor. Fakat tabi işleyen bir kurgu var. Kitabın sonunda yaratmak istediği hikayenin aslında nasıl olduğunu da göstermiş.

    (Söylemeden geçemeyeceğim Toprak karakteri bana gereksiz geldi.)

    Şu kısım da çok hoşuma gitti.

    Ölümü sembolize ediyor bizlere; (içlerinden seçtim)

    “Ölüm; çarmıha gerilen İsa’nın bilinmez sonrası.
    Ölüm; ateşli bir kadının olgun avokadosu.
    Ölüm; burun deliklerimin is karası.
    Ölüm; kızlık zarı yırtılmış Kardelen.
    Ölüm; faşist ile komünistin içtiği rakı.”

    Kısacası ne istiyorsa ne düşünüyorsa onu yazmış. Orospu demek istemiş ve demiş, çekinmemiş. Kimisi bundan rahatsız oluyor. Bunun sebebi de hayatımızda öyle şeyler yapıyoruz ki, birileri bunu kağıda döktüğü zaman başkasından gerçekliğimizi okumak rahatsız ediyor.
    Argo kelime ya 2 ya 3 kere görmüşümdür, hakkını yiyemem. Ama oraya uygun görse 50 kere de yazardı. Yeşim’in böyle şeyleri dert ettiğini düşünmüyorum.

    Aşkın içinde cinselliği de es geçmiyor. Çünkü yazar biliyor ki hepimiz bunları hayal ediyoruz, arzuluyoruz. Bu tasvir edilen tüm sahneleri kafamızda yaşıyoruz. Bunun utanılacak bir şey olmadığını biliyorum en azından rol de yapmıyorum. Yazar da yapmamış. Hem de bunu iki kadın üzerinden anlatmış. Ama beni hiç rahatsız etmedi. Hatta bir kadının bir kadına olan aşkını hayal etmedim de değil.

    Tabi sadece aşk yok. Tanrı ile olan hesaplaşmalarına, toplumun üzerinde yaratacağı etkilere, sonuçlarına hepsine değinmiş Yeşim.
    Bir insanın kendisiyle hesaplaşmasını yazmış. Melodi olmuş Mayda, Mayda olmuş Melodi.

    İki kişilermiş, bir olmuşlar.

    Umarım diğer kitaplarını da okuma şansım olur. Yazdıkça büyüyeceksiniz.
hep böyleydim ne eksik ne fazla az bir şeydim azdım ama var oldum zorunluydum çünkü
217 okur puanı
29 Eyl 2018 tarihinde katıldı.
2019
26/101
26%
26 kitap
6.047 sayfa
8 inceleme
114 alıntı
4 günde 1 kitap okumalı.
En çok okuyanlar'da 450. sırada.