Herkese selamlar sevgili kitap dostlarım.
Bugün Klinik Psikolog Ferhat Jak İçöz ’ün varoluşçu bakış açısının bize neler söylediğini anlattığı Kendin Olmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabını inceleyeceğim. Hazırsanız başlayalım…
Kitabın ismiyle başlamak istiyorum…
Kendin Olmanın Dayanılmaz Hafifliği…
Bu isimde kilit kelime bence “dayanılmaz” kelimesi… Yani “kendin olmak”, dayanılmayacak kadar zor olarak da algılanabilir; çok cazip anlamında da algılanabilir bu isimden. Zaten yazar da önsözünde bilerek böyle bir isim seçtiğini, çünkü kendin olabilmenin kulağa çok cazip geldiğini fakat bazen dayanılmayacak kadar zor olduğunu, büyük bedeller ödettiğini söylüyor. Yani her babayiğidin harcı değildir kendin olmak diye de yorumlayabiliriz :))
Kitap, 4 ana başlık altında toplamda kısa kısa 40 bölümden oluşuyor. Bu bölümlerde hayata ve kendimize dair birçok konu gündelik hayattan ve iç dünyamızdan örneklerle, ünlü düşünürlerin fikirleriyle ve varoluşçu bakış açısıyla irdeleniyor. Bilimsel terimlerden uzak, sade ve anlaşılır bir dili var. Hiç zorlanmayacaksınızdır okurken. Hatta iyi psikoloji okurlarına çok basit de gelebilir söylenenler. Ki bana da basit geldi fakat yine de sevdim kitabı; çünkü bazen büyük psikologların, yazarların, filozofların anlattıklarını bizim anlayabileceğimiz şekilde özetleyerek, terimlerden uzak, biz sıradan okurlara sunmaları çok daha faydalı olabiliyor. Bu kitap da bu konuda çok başarılıydı bence. Okurken çok keyif aldığım, durup düşündüğüm, ufkumu genişleten kısımlar da çok oldu…
Kitabın girişinde “Bu kitap ne hakkında ve ne hakkında değil?” isimli önsöze benzer bir kısım var. İşte kitap beni bu kısımla henüz başında kendine çekti. Yazar burada özetle diyor ki:
“Sürekli kendin hakkında düşünmek, kendini tanıyıp davranışlarını anlamlandırmaya çalışmak,
Herkese selamlar sevgili kitap dostlarım!
Bu akşam; ikinci kere okuduğum, acı ile küçük yaşta tanışıp erken büyümek zorunda kalan bir çocuğun hikayesinin anlatıldığı Şeker Portakalı kitabını inceleyeceğim. Fakat kitabın konu akışına girmeden, herkesin okumuş olduğunu varsayarak, daha çok bana hissettirdiklerinden bahsedeceğim. Hazırsanız başlayalım…
Size de oluyor mu?
Bazı kitapları bitirdiğimde içimde fırtınalar koparsa da üzerine konuşmakta çok zorlanıyorum. Ne desem eksik kalacak, ne söylesem duygularımı tam manasıyla aktaramayacakmışım gibi geliyor. İşte bu kitap da tam olarak öyle bir eser oldu benim için. Bir hafta önce bitirmeme rağmen daha yeni inceleme yazabiliyorum. Çünkü Zeze kalbimi öyle bir acıttı, yüreğime öyle bir dokundu ki bana neler hissettirdiğini ifade etmekte yetersiz hissediyorum şimdi bile. İlk okuduğumda da etkilenmiştim fakat bu seferki etki bambaşka oldu üzerimde çünkü hem daha bilinçli bir okurum artık hem de yaşım da ilerlediğinden bazı şeyleri çok daha iyi anlayabiliyorum. O nedenle de Zeze, ailesi, Portuga, Edminto Dayı, öğretmen ve her bir karakter ile empati kura kura okumak kitabın üzerimdeki etkisini çok arttırdı ve fazlasıyla duygu yüklü bir okuma oldu. Bence yıllar içinde tekrar tekrar okunup yaş aldıkça başka şeyler öğrenmelik bir eser Şeker Portakalı. Bakalım bir daha ne zaman cesaret edeceğim okumaya…
Acı ile yoğurulmuş bir sürü kitap varken Zeze neden bizi bu kadar etkiliyor diye düşündüm kitap bitince… Birçok faktör var tabii ama bence en önemlisi kitabın dili… Yazar bütün kitabı direk Zeze’nin ağzından yazmış ve biz kitap boyunca onun gözünden ve zihninden bakıyoruz hayatına. Dolayısıyla bir çocuğun olayları yorumlayışını, anne-babasının ve kardeşlerinin tavırlarını nasıl algıladığını, kendisine söylenen bir kelimeyi (öylesine bile