Dahası, fazla güven sınırlayıcı da olabiliyor, insanları daha çok çalışmaya iten kendimizi geliştirme arzusunu yok ederek. Belki de yenilmez olmanın ihtişamlı hissinin peşinden koşmak yerine daha küçük ve sakin duygulara da güvenebiliriz, belirsizlik, tereddüt ve kafa karışıklığını sevmeyi de öğrenebiliriz.
Gökyüzünde bir işaret, hayra alamet bir rüya, her şey yolunda gideceğine dair kutsal bir beklenti. Güvenmenin tam kontrolümüzde olmayan bir şey olduğundan hala şüphe edebiliyoruz. Motorla o sert virajı nasıl alacağınızı bilmiyorsunuz, buruşturup top haline getirilmiş kağıdı çöpe sokmak için hangi açıyla fırlatacağınızı biliyorsunuz, patenle kayarken tökezlemeden parmak uçlarında dönebileceğiniz mükemmel anı biliyorsunuz. Ama nasıl ve neden bildiğinizi tam olarak açıklayamıyorsunuz.
Güven hep göz kamaştırıcıdır. Partiye rahatlıkla gelen, herkese el sıkışan, önemli kişileri büyüleyen o insanları imreniyor olabiliriz. Ama kendinden şüphe etmeyen insanlar gizemle parlasalar da ve acaba onlara güven olur mu diye biraz kuşkulusak da kendimize karşı hissettiğimiz güven çok daha uçucu, geldiği hızla gidebiliyor.
“Gezentilik bir duygusal salgın olarak çıkıyor,”diye yazıyordu bir psikolog 1902’de. Yüzyıl aşkın bir sürenin ardından bugün hala etkilerinden keyif alabiliyoruz.