Nesrin Demirci

Nesrin Demirci
@NesrinDemirci
Okur & Yazar. Hikaye anlatıcısı. Ekonometrist. Yönetim Danışmanı ve Eğitmen.
instagram: @nesrindemirci.nd x: @Nesrin_Demirci
1 okur puanı
Mayıs 2024 tarihinde katıldı
Mevlana değilim ben, herkesi sevemem!
Sevmek mümkündür. İyi, tatlı, güzel, kafanıza yatkın, gönlünüze uygun, sizi seven insanları sevmek kolaydır. Peki ya kolay olmayanları? Sizi sevmediği, sizden hazzetmediği apaçık belli olan, size karşı hiç de kibar, iyi niyetli olmayan, kaba saba, sevimsiz, itici birini sevmek kolay mıdır? Karakteri, kişiliği, fikirleri, inançları size taban tabana zıt, tavrı, tarzı, her hali size yabancı, düşman ve batan, hasta ruhlu biri. Öyle birini sevebilir misiniz? Ben sevmem! Sevemem! O insana karşı kalbimde sevgi duymam. Duyamam! Erdemli olmak mümkündür. Temiz, namuslu, dürüst, saygılı, kibar, olgun, zarif, oyunu kurallarına göre oynayan insanlara karşı erdemli olmak kolaydır. Peki ya öyle olmayanlara? Dibine kadar kire, karanlığa batmış, namussuz, vicdansız, arsız, yalancı, dolandırıcı, adi, şerefsiz, alçak ve hain birine karşı erdemli olmak kolay mıdır? Gözünüzün içine baka baka size yalan söyleyen, kuş kadar aklıyla sizi kandırmaya çalışan, canınızı yakmak, size zarar vermek için elinden geleni ardına koymayan, işinizi, ekmeğinizi, yuvanızı, mutluluğunuzu, size ait şeyleri sizden çalmaya ve sizi saf dışı bırakmaya çalışan, bunun içinde her yolu mubah sayan biri. Öyle birine karşı erdemli olabilir misiniz? Ben olmam! Olamam! Hoşgörülü davranmak mümkündür. Masum, saf, güzel, nazik, iyi niyetli, uzlaşmacı, zayıf insanlara karşı hoşgörülü davranmak kolaydır. Peki ya öyle olmayanlara? Şeytana pabucunu ters giydiren, cin olmadan adam çarpan, cahil cüretiyle size sataşıp saldıran, dininiz, diliniz, renginiz, etnik kökeniniz, cinsiyetiniz, fikir ve inançlarınız nedeniyle size ayrımcılık yapıp, sizi ötekileştiren, art niyetli birine karşı hoşgörülü davranmak kolay mıdır? Durduk yerde bir kaşık suda fırtınalar kopartıp, suyu bulandıran, ne kadar uzlaşmacı olursanız olun, kazan
Edebiyat
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Kavmimden kovulmadım, kavmimi terk ettim ben!
Tanrı beni yarattığında gülümsedi ve gözlerimin içine baktı. O an ondan bana, benden ona müthiş bir sevgi aktı! O an bu andır bende Tanrının adı artık aşk’tı! O zamanlar bir melektim ben, ışıktan, görkemli ve büyük kanatlı. Ve ne zaman açsam kanatlarımı, ışık damlaları nur olur, yağardı yeryüzüne. Kimileri rahmet sayardı bunu, kimileri nimet, kimileri uğur, kimileri bereket, kimileri ise huzur. Bazı insanlar inanmazken bile varlığımıza, biz melekler hep inandık insana. Ve insanlar için melek olmak bir an için bile olsa söz konusu değilken, insan ya da başka bir şey sıfatına bürünmek bizim için sorun olmazdı. Zaman yoktu bizim için, mekan yoktu. Acı, keder, kötülük, nefret nedir bilmezdik biz. İmkansız, olamaz diye bir kelime yer bile almazdı bizim konuştuğumuz dilde. Bizim için her şey mümkün, her şey iyi, her şey güzeldi. Bizim dünyamızda sadece sevgi ve iyilik vardı. Baş Meleğin bana verdiği görevlerimi yerine getirmekten geriye kalan zamanlarımda bulunduğum yerden kainatı ve dünyayı izlerdim. Nasıl da kusursuz, nasıl da mükemmeldi. Rabbim her şeyi en ince detayına varana dek düşünmüş ve düzenlemişti. Ve işte şimdi bu sonsuz göz alıcı güzellik, eşi benzeri olmayan bu varoluş ve müthiş görkem karşısında ben yalnızca bir zerreciktim. Ve bunu hep bilecektim. Sonra bir gün keskin tiz bir çığlık duydum ve o çığlık birden bire içine çekti beni bir girdap gibi. Çığlığın içine giriverdim ve kendimi bambaşka bir mekanda, bambaşka bir zamanda buldum. İstemsizce tutuverdim gökten üzerime doğru düşeni. Ve şimdi o, benim ışıktan kollarımda durmuş, dudakları kıvrılmış, ağzı kocaman açık bir halde bana bakıyor, bakışları beni yakıyordu. Onu yavaşça yere koydum. Bir şey gelip yerden aldı, daha küçük olan ve kendine benzeyen diğer şeyi. Bebeğim dedi, seni melekler tuttu! Demek adı
Edebiyat
Atese dayanacağın kadar günah işle!
Hayat bazen acıtır. Acılar üzerimize yağmur gibi yağar. Birinden kaçayım derken diğerine yakalanırsınız. Kendinizi acıdan kurtaramazsınız. Ama acıya katlanmayı, sabırla susmayı öğrenirsiniz yavaş yavaş, içten içe, ince, derin bir sızıyla. Böyle kötü zamanlarda ayakta kalmanızı sağlayacak tek şey inançtır. Kendinize, içinizdeki o sarsılmaz ve yok edilmez güce inanın. Bu güç dışında hiçbir şey kanayan ve sızlayan yaralarınızı iyileştiremez. Sizi acı denen, o derin ve dipsiz kuyudan çekip çıkaramaz. Uçurumdan düşmeye benzemez acı. Virajdan savrulup takla atmaya hiç benzemez. Denizin dibine batmak gibidir acı. Ses yok, renk yok, ışık yok. Acının bir dili yok. Öylesine sessiz, öylesine renksiz, öylesine derindir acı. Paylaşılmaz. Paylaştıkça kaybolmaz. Hem kolay değildir acıyı paylaşmak. Anlatsan da anlaşılmaz. Anlatman içinde duyduğun acıyı azaltmaz. Dindirmez. Acıya yakalandıysan bir kez hekim de eş, dost, ana, baba, kardeş de fayda etmez. Kanayan ve kanayan bir yara gibidir acı kalbinde, kabuk tutup kurumadan yaraların iyileşmez. Herkesin acısı kendisine. Kimsenin acısı benzemez bir diğerine. Kimse kimsenin acısını olduğu gibi hissedemez yüreğinde. Damdan düşenin halini damdan düşmeyen bilemez derler, doğrudur, herkesin ağrı, acı eşiği bir değil. Bu nedenle olsa gerek, aynı yara kimini öldürür, kimini güldürür. Bazı durumlarda gelişi baştan belli olsa da çoğunlukla hiç beklenmedik anlarda gelir yakalar sizi acı. Bir anda tepeden tırnağa acıya batmış buluverirsiniz kendinizi. Ne yapacağınızı, onunla nasıl başa çıkacağınızı bilemez, kendinizi kimsesiz, çaresiz, yapayalnız, yenilmiş ve kaybetmiş, artık sizin için her şey bitmiş, dünya başınıza yıkılmış sizde altında kalmış, bir daha hiç o yıkıntının altından çıkamazmış gibi hissedersiniz. Ama öyle değildir. Vakti saati
Edebiyat
Nuh’un Gemisine Binemedin, Ruhun Gemisine Bin!
Bana bir ülke göster, içinde yoksulluk, açlık, işsizlik olmayan? Bana bir ülke göster, cinayet, tecavüz, işkence, şiddet uygulanmayan? Bana bir ülke göster, evsiz, barksız, kimsesiz insanları sokaklarda uyumayan? Bana bir ülke göster fuhuş, uyuşturucu, organ kaçakçılığı, tefecilik, mafya bulunmayan? Bana bir ülke göster, eğitimsiz, cahil, ırkçı, mezhepçi, terörist, tarikatçı yığınları var olmayan? Bana bir ülke göster, tarihinde savaş, sömürü, katliam, terör, zulüm yaşanmayan? Bana bir ülke göster, halkı acı çekmeyen, kan ve gözyaşı dökmeyen? Bana bir ülke göster, inanacağım sana! İnanacağım o zaman insanın hala ilkel ve vahşi olmadığına. İnanacağım, gelmiş geçmiş tüm sistemlerin aslında insanın hayrına ve insan için olduğuna. Gösteremiyorsun değil mi. Gösteremezsin. Yok böyle bir ülke çünkü. Ne dün vardı ne de bugün var. Ama yarın var olacak! Bir gün gelecek, dünyayı insanın içindeki sevgi ve inanç kurtaracak! O zaman dünya barış ve huzur dolu bir gezegen, yeryüzü tek bir ülke ve yaşam bize cennet olacak! Nerden mi biliyorum, çünkü sana inanıyorum. Ama bugün, şu an insan, sözde tüm gelişmişliğine ve kurduğu tüm medeniyetlere rağmen, özünde hala vahşi, bencil ve ilkel. Çok mu ağır geldi bu sana. Gelmesin. Bir bak şöyle dünyaya ve yaşama. Savaşın, sömürünün, zulmün olmadığı kaç ülke var? Hakkaniyetli sosyal, kültürel ve ekonomik paylaşım, adalet, özgürlük, pozitif ayrımcılık hangi ülkede var? Nerede insanlar, insan gibi, insanca yaşar? Söyle bana! Medeniyet, gelişmişlik, modernlik nedir? Neyle ölçülür? Bilim ve teknolojide gelişmeler kat etmek, uzaya uydular göndermek, akıllı evlerde, modern giysiler içinde yaşamak, sanatla, edebiyatla, sporla ilgilenmek bizi medeni yapar mı? Neden silahlanır insan? söyle bana! Birilerinin canını, malını, mülkünü, toprağını
Edebiyat
Sen efendi biz köle, mümkünü yok uzlaşamayız biz seninle! Dünyanın kölelik sistemi üzerine döndüğü o eski yıllarda krallar, efendiler, kahyalar ve köleler vardı. Şimdi yaşadığımız ve adına modern dünya dediğimiz yüzyılda kralların yerini başbakanlar, efendilerin yerini patronlar, kahyaların yerini müdürler, kölelerin yerini ise çalışanlar aldı. İsimler ve ünvanlar değişse de sistem ve hayat babında aslında insan için pek de bir şey değişmedi. Efendi patron, köle çalışan, kâhya müdür şimdi. Köleliğin neden ve nasıl ortaya çıktığına hiç değinmek istemiyorum. Sonuçta toprağa geçiş ve mülkiyet hakkı ile birlikte, toprağı işleyecek ve evcil hayvanlara bakacak ucuz işgücüne ihtiyacın artmasıyla, köleliğin ortaya çıktığını, zaten hepimiz biliyoruz. Zamanla bilim ve teknolojideki gelişmelerin, ekonomik ve sosyal değişimleri tetiklediğini ve toplumların değişmesi ile birlikte kölelik kavramının, kölelerin rol ve görevleri ve sosyal statülerinin değiştiğinin de farkındayız. Ama değişmeyen tek şey var ki, o da para kimdeyse, efendi yine o! Köleliğin ve efendiliğin yasal ve normal kabul edildiği tüm o yüzyıllar boyunca, krallar muhteşem saraylarında, efendiler uçsuz bucaksız geniş çiftliklerine yaptırdıkları büyük ve görkemli malikânelerinde, safkan atları, köpekleri, tazıları kapıda, köleleri nöbette, çocukları özel öğretmenler, dadılar eşliğinde eğitimde, karıları ve metresleri ipek kumaşlar, elmaslar, yakutlar içinde, yedikleri önlerinde yemedikleri artlarında, lüks ve şatafat içinde bir hayat sürerlerdi. Efendiler için her şey mümkün ve mübah ve tüm yollar Roma’ya çıkardı. Köleler ise sersefil ve kendileri için efendilerince tasarlanmış bir hayatı yaşardı. Kral, mutlak gücü, dini ve askeri otoriteleri de arkasına almak suretiyle elinde tutarken, toprak sahibi efendiler
Edebiyat